Hibakusha
0
1945 yılının 6 Ağustos’unda pazartesi sabahı 8′i çeyrek geçe ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı Enola Gay isimli nâmert uçak, Japonya’nın Hiroşima şehrine adına Little Boy (Adı batsın!) denilen dünyanın ilk nükleer bombasını attı.Müthiş patlamada 140 bin insan öldü. Bombadan sağ kurtulanlara “Hibakusha” adı verildi; mânâsı “Patlamadan etkilenmiş insan” demekmiş. Japon Hükümeti 2008 yılında çoğu Japonya’da yaşayan 243 bin 692 Hibakusha’yı resmen tanıdı (wikipedia.org).
Bu hadisenin ilginç ayrıntıları var ve mel’un ayrıntıda gizlidir!
Bomba atılmadan birkaç ay evvel, atılacak bombanın etkisini tam olarak ölçmek için “Hedef araştırma kurulu”nca mahvedilmesi düşünülen dört şehrin uçak saldırılarına hedef edilmemesi planlandı ve öyle yapıldı. “Bu bölgelere saldırı yok” fikri pekiştirildi ve bu yüzden bombardıman bölgesi o tarih aralığında hayli göç aldı (Harp hukukunda buna ne denir bilmem fakat ceza kanununda “Taammüd”tür; cürmü soğukkanlılıkla tasarlamak!).
Amerikalılar bombayı atmadan önce Japonların hayat tarzlarını ve alışkanlıklarını araştırıp onların en çok dışarıda olduğu saatlerin istatistiğini tutmuştu. Hedef göründüğünde pilotlar, bombadan en iyi verimi almak için civardaki hava basıncını ölçen paraşüte bağlı radyo sonda cihazlarından üç tane bırakıp sonucu gözlemlediler. “En iyi zaman sabah 8.15 görünüyordu; tam o dakikada attılar. Bomba havada tam 45 saniye süzüldü, 8.16′da yerden 600 metre yükseklikte (ihtiraklı) infilâk etti. Bombayı atan B-29 tipi Boeing savaş uçağı hemen 155 derece keskin dönüş yaparak olay yerinden uzaklaşmaya çalıştı ama bombanın yıkıcı rüzgârı, yerden takriben 10 bin metre yukarıdaki Enola Gay’i öyle bir şiddetle sarstı ki, uçaksavar ateşiyle vurulduklarını sandılar. Mürettebat dönüşlerinde âmirleri tarafından Uçuş Temâyüz Madalyası ile ödüllendirildi.
Ne kadar kargış aldıklarını ise kimse bilemez.
Diyeceksiniz ki ne alâka? Alâkası şu; biz, hepimiz, kim bilir ne zamandan beri bir nevi bombardıman artığıyız; yani Hibakusha! Takriben bir asırdan bu yana devletimizin attığı birtakım bombalar, harici düşmanlardan çok bizi vurmaktadır. 1915 Tehciri, İzmir yangını, Şeyh Sait ayaklanması, Dersim’de olup bitenler, ardından Muğlalı vakası ve 33 kurşun hâdisesi, 6-7 Eylül rezaletleri, Çorum, Kahramanmaraş fitneleri, faili meçhuller, faili meçhuller derken şimdi de Uludere faciası…
Ölmüyoruz, ölüden beter oluyoruz. Şöyle ağız dolusuyla zâlime zâlim, mazluma mazlum diyemiyoruz; işlemediğimiz, tasvib etmediğimiz cürümlerle sersemletiliyoruz.
Daha iki gün önce savaş uçaklarımız, 35 delikanlının başına ölüm oldu yağdı. Hata oldu diyorlar. Böyle hata olur mu ve bu kaçıncı hatadır? BDP’liler hemen 33 Kurşun vakasını hatırlatıyorlar; doğru söylüyorlar. Yine haksızlık ediyorlar diyebilir miyiz? İstihbarat bilgisi üzerine yapılmış diyorlar; böyle kabahatin özrü olmaz, hata kabul edilmeyecek eylemler vardır. “İşimizi yapamıyoruz” veya “Yapmak istemiyoruz” denilse anlarız ama “Hata yapılmış” bahanesi, iyi niyeti kırk yerinden bıçaklıyor.
Buna istihbarat hatası filan demek olmaz, doğrudan rezalettir bu.
Eh, artık ayaklarım suya erdi. Kürt meselesi diye adlandırdığımız şey, o kadar kârlı bir prodüksiyondur ki, dizinin sona ermesini beklemek saflık olur. Bu şartlar, bu veriler çerçevesinde Kürt meselesi çözülmez, iyice kördüğüm olur. Problem çözmek ayıpmış, zülmüş gibi yenilerini icad ediyor, sönmeye yüz tutmuş ateşi kertenkele nefesiyle canlandırıyoruz. Kırk küpü üst üste dizip dengede durdurmak emek ve marifet ister; alttakini çekip problem çıkarmak ise sadece orta zekâ seviyesine mahsus yıkıcı bir hünerbazlıktır.
Nasıl bir kâbustur bu; kötü para iyi parayı kovuyor; Erol Taş’lar kazanıyor filmin sonunda.
Kürt kardeşlerim, sözün kâr etmediği yere geldik. Buna vallahi gönlümüz hiç razı değil. Başınız sağolsun, başımız sağolsun.
Kültür Bakanlığı’nın Mem û Zîn çevirisi üzerine
0
Biz Kürt aydınlarının esasa yönelik her türlü itirazı, hemen merkezin çeşitli renklerdeki kalemlerince azarlanır. Bizden istenen şey, itiraz değil ifşadır. Zira ifşa, empati ve yüce gönüllülüğü efendiye bıraktığı için işlevseldir. Empati ve yüce gönüllülük, bir vazifeyi yerine getirme kıvancı sağlar. İfşacı ise, kabul görmenin “haklı” gururunu yaşar. Oysa olan biteni bu daireden çıkarmak, Vladimir ile Estragon’un sırtta taşıyan-sırtta taşınan zorunluluğundan kurtarmak gerekiyor.Merkezin yönetim kolu da benzer reflekslere sahiptir ve Kürtleri muhatap almadığı “çözüm”e ilişkin attığı her adımda yanlış bilgilendirilmeyi esas alır. Bunun sonucunda ortaya çıkan “işi” takdir etmeyince de, kadir bilmemekle suçlanırız. Bu anlamda son örnek olarak Kültür Bakanlığı Yayınları arasından çıkan ‘Mem û Zîn’ çevirisi gösterilebilir. Söz konusu bakanlığa bağlı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, Kürt açılımının heyecanlı günlerinde benden görüş istemişti. Kürt edebiyatı alanında biraz çalışmış birisi olarak, Ehmedê Xanî ve Melayê Cîzîrî’nin eserleri ve dünyanın pek çok diline yapılmış çevirileri ile haklarında yazılmış onlarca şerh ve incelemenin listesini iletmiştim.
Merkezci refleks
Ancak açılımın milli birlik ve beraberlik projesine dönüşmesi üzerine, aşina olunan refleks nüksetti ve hiç Kürtçe bilmeyen, hatta Kürtçeyi dil saymayan bir isme, Prof. Dr. Namık Açıkgöz’e yaptırılan çeviri yayımlandı. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan “dilbilim” anlayışını bir tarafa bırakarak belirtmek gerekir ki, böylesi bir çeviri ve çevirmenin yeğlenmesi, bildik devlet aklının, yani “gerekirse biz yaparız” tavrının devamıdır.
Kitabın künyesine bakıldığında, anılan yayınların 3273. kitabı olduğu görülür. Bakanlığın bastığı ilk kitap olması anlamlı elbette ama aynı kurumun bundan önce yayımladığı 3272 kitabın hiçbirinin Kürtçe olmaması çok daha anlamlı. Merkezci refleksin alicenaplığını bir an için kabul edip sayfaları çevirdiğimizde, Bakan Ertuğrul Günay’ın önsözüyle karşılaşırız. Bilindiği gibi bu tür önsözler genellikle özel kaleme yazdırılır. Gerçek her ne ise, birinci paragraftaki Anadolu yüceltmesi, yoruma kışkırtıyor. Zira Anadolucu yüceltme, sosyal demokrat partilerin kurucu ideolojiye dayanak yaptıkları restorasyonun bir tezahürüdür. Önsöze göre Anadolu’da üretilen ve kalıcılaştırılan kültür birikimi büyük ölçüde Türkçe. Ona şüphe yok da, vurgulamak neden? 3272 kitap bunu kanıtlıyor zaten. Ancak buradan yapılan çıkarım daha da ilginç. Buna göre, bu durum Kürtçe düşünce ve edebiyat “ürünleri”ni de özendirmiştir. Hayır efendim, bunu kanıtlayacak tek bir metin yok.
Kürtçe bilmek yeterli mi?
Çevirmenin önsözüne gelindiğinde ise, daha ikinci cümlede bir hatayla karşılaşılır. Zira ‘Mem û Zîn’in dayandığı ve dönüştürüme uğrattığı Memê Alan, bir halk hikâyesi değil, bir destandır. Belki de Xanî’nin mesnevisinin “edebiyat dairesinden” bakıldığında en önemli ve ayırıcı özelliği, Greco-Judaic, Hint-İran ve Cahiliye dönemine ait ya da kutsal kitaplarda geçen öyküleri nazmeden isimlerden farklı olarak yerel, hatta ulusal bir metni seçmiş olmasıdır. Üstelik kaynak metin deforme edilir ki, son derece “yeni” bir metin bilgisiyle karşılaşılmış olur.
Dünyada 100’e yakın ‘Mem û Zîn’ edisyon, çeviri, şerh ve incelemesi var. Yani ne çevirmenin ileri sürdüğü gibi Hemze Axayê Muksî ilk yayımcıdır ne de Bozarslan ikinci. Yine çevirmen 1968’deki çeviri için şöyle diyor: “Bozarslan, bu yayınında, bazı beyitleri yayınına dâhil etmemiştir” (özgün imla). Hayır, bu beyitler açılan üç davadan beraat etmesine karşın üçüncü baskıya kadar (1991) sansürlendi.
Klasik edebiyat, bir tür Ortadoğu Latincesidir. Hangi dilde yazarsa yazsın, klasik şair, Arapça ve Farsça sözcükleri kullanır. Yazdığı metindeki anadil ise, ancak üçüncü dil gibi görünür. Klasik şair, diğer “meslektaşlarıyla” aşağı yukarı aynı mazmun dizgesi ve kozmogoni bilgisi içinden yazar. Bu yüzden ehil kişi bir dili bilmese de, o dilde yazılan klasik bir metni bir ölçüde anlar, ama çeviremez. Hele ‘Mem û Zîn’ için bu imkânsızdır. Zira ‘Mem û Zîn’, kendisinden 98 yıl önce tamamlanmış olan Şerefname’deki algıyı varsaydığı toplumsal Kürt psikolojisi içinde alımlar ve yansıtır. Kullanılan sözcükler Arapça, Farsça ya da Türkçe olsa bile, gönderimleri farklıdır. Yine Türkiye Türkçesinde olduğu gibi Arapça ya da Farsça sözcükler lügat anlamlarından farklılaşabilirler. Sözgelimi “xelk” sözcüğü, Arapçada kullanıldığı gibi “yaratma -yaratılma” ya da Türkçeye yerleşmiş haliyle “halk” değil, insanlardır. Bu anlamda 118. beyitteki “Xelkê ku hebûn li rûyê ‘erdan” (orijinal metinde “erdî” deniyor, dolayısıyla çevrimi hatalı), “yeryüzünde bulunan tüm halklar” değil, “yeryüzünde bulunan insanlar”dır. Açıkgöz, Bozarslan’ın çevirisinden istifade ettiğini belirtiyor. Ancak çok fazla yararlandığını belirtmek lazım, zira Bozarslan’ın bazı yanlışlarını da tekrar etmiş: “Ez Dîcle me zenberî me berda” dizesini “Dicle’yim, ben zembereği bıraktım” şeklinde çevirmesi gibi. Oysa “Dicle’yim ben, zenberiyi bıraktık/ saldık” denebilir. Zira zenberi, o dönemde Dicle üzerinde yük ve insan taşıyan en hızlı gemi türüdür. Belirtmeden geçemeyeceğim bir şey daha var: 2618. beyitte “Bû rakibê Duldulê enamil” (düldül-i enamile süvari oldu) dizesini “Parmak uçlarının Düldülüne bindi” şeklinde çevirmek ilginç. Açıkgöz’ün yanlışları saymakla bitmez. Ancak bir dili bilmeden o dilin en ağır metinlerinden birini çevirme cüretini, yeterince açık bir çelişki olarak görüyorum.
Hiç Kürtçe bilmeden
Elbette Kürtçe bilmek, bir beyti ancak iki üç sayfada çevrilebilen klasik metinlerin çevirisi için yeterli değil. Klasik şiir bilgisi, metinlerin algılanması, anlaşılması ve çevrilmesinin önkoşuludur. Kürtçe bilip bu bilgiye sahip olmayanların aynı metnin çevirilerindeki yanlışlıklarda Açıkgöz’den geri kalır yanları yok. Metin dışı bilgiyi okuma ya da çeviriye aktarmak, edebi araştırmaların en yaygın olgularından biridir. Özelikle ‘Mem û Zîn’, çok sayıda yanlış okuma ve çeviriyle maluldür. Ancak Türkçeye yapılan yedi çeviri gibi diğer dillere yapılan bir ya da birden çok çeviriyi sayarsak, 50 civarındaki çeviri içinde hiç Kürtçe bilmeden yapılan tek çeviri Açıkgöz’ün çevirisi. Elbette nankörlük etmeden dünyada örneği görülmemiş bu “eser” için devletimize, bakanlığımıza ve çevirmenimize teşekkür etmeyi unutmamalı.
Selim TEMO: Yrd. Doç. Dr., Mardin Artuklu Üni.
Kırmızıgül’ün Tuhaf ‘Hayat’ı
0
Cumhuriyet’in ilk yıllarından ve ilk yönetici elitinden başlamak üzere bugüne dek süregelen ‘ulus-devlet’ inşasının en önemli ayağını Kürt dili ve kültürünün mümkün olduğunca ya görünürden uzaklaştırılması ya da basitçe yok edilmesi oluşturdu. 1925′den 1940′lara kadar aralıksız süren isyanların gösterdiği üzere tek millet ülküsüne en büyük engel olarak duran/kalan Kürt kimliğini zayıflatmak, etkisiz bir unsur kılmak için nüfus değişimlerinden ağır asimilasyon politikalarına her yol denenecekti.[1]Mahsun Kırmızıgül ve benzerleri Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe, Burhan Çaçan, Özcan Deniz, Alişan gibi isimleri Atatürk’ün ölümünden on yıllar sonra tipik birer ‘şark bülbülü’ yapacak kültür siyasetlerinin temelleri daha o zamanlar atıldı. Kürtlerin Türkleştirilmesi sürecinde Kürtçe’nin zayıflatılması çabasının dışında en önemli ayaklardan biri bu kültür siyaseti olacaktı. 1925′ten başlayarak, sırasıyla 1927, 1928 ve 1929′da halk müziği eserlerinin toplanarak Türkçeleştirilmesi için Ankara’dan görevlendirilmiş memurlarca başta Kürt kentleri olmak üzere, Anadolu’ya geziler düzenlendi. Bu geziler, 1937′den 1957′ye kadar da her yıl düzenli olarak gerçekleştirildi ve bu çalışmalardan 10 bin şarkı toplandı. 1961′de de TRT, Erzurum, Kars, Van, Hakkari, Erzincan, Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Adana, Bitlis, Muş, Bingöl ve Siirt’e bir gezi düzenleyerek buralardaki şarkıları kayda alıp topladı.[2]
1920′ler ve sonrasında Kürtçe’nin yasaklanması nedeniyle, Kürtçe şarkı söylemekte ısrar eden Mihemed Arif Cizravî, Şakiro (Özcan Deniz’in amcası), Kawis Axa, Mele Ehmedê Batê, Ayşe Şan gibi isimler Misak-ı Milli’yi terkederek müziğe İran, Irak Kürdistanlarında, Ermenistan’da devam etmek zorunda kaldılar. Celal Güzelses, Mukim Tahir gibi isimler Cumhuriyet’in ilk yıllarında; Sesigüzel, Tatlıses, Çaçan, Altınmeşe, Kırmızıgül gibi isimlerse 70′lerden bu yana anadillerinde söylemeden, Türkçe’yi de kabul ederek ülke pop kültüründe ‘doğulu’ türkücüyü oynadılar.[3] ‘Doğulu türkücü’lerin 1920′lerden bugüne değişmeyecek bir pratiği de Türkiye’yi terketmek zorunda kalmış diğer Kürt sanatçıların şarkılarını, içeriğini tamamen değiştirerek Türkçeleştirip okumayı sanatlarının bir parçası haline getirmek oldu.
Aralıksız ilerleyen asimilasyon ve inkar siyasetine 1960′lardan başlayarak güçlü bir şekilde sinema ve edebiyattaki tahrif edilmiş Kürt temsilinin sergilenmesi eklendi. Türk sineması Kürt kentleri ve kültürünü geçen son 50 yıl içinde çağdışılığın Türkiye’deki kalıntıları şeklinde sunacaktı. Ülkenin tüm kültürel-sosyal geri kalmışlığının merkezi olarak, acemi ve özensiz bir oryantalist bakışla ‘doğulu’ların hayatı Şalvar Davası, Düğün, Salako, Kibar Feyzo, Hemşo gibi onlarca başka filmle batılılara anlatılmaya başlandı.[4] Bu anlatımda da Kürtler anadilleriyle değil, karikatürize edilmiş bir aksanlı Türkçe’yle konuşturuldu. Bu filmleri uzunca bir süre, gırtlaklarını zorlayarak ‘doğuca’ sesler çıkarmak zorunda olacak batılı Türkler hazırladı. 80-90 sonrasınaysa şu anki Kırmızıgül, Tatlıses gibi gerçek ‘doğulular’ yetişti. Artık karikatürize edilmiş doğuyu İstanbullu, İzmirli aktörlerin anlatmasına gerek yoktu, ‘doğulular’ kendi kendilerinin karikatürü olmaya hazırlardı.
Kültür-dil siyasetlerinin sonucu, Kürtler üzerine yapılmış hemen her araştırmanın tekrarla vurguladığı geç milliyetçi bilinçlenmenin bu süreçte giderek silikleşmeye ve görünmezleşmeye başlaması oldu. Çağdışılığın, gelişmemişliğin, korkunç törelerin bölgesi olarak resmedilegelmiş Kürt bölgesinde, Kürtlüğün ifadesi siyaseten tehlikeli olduğu kadar kültürel açıdan da tercih edilmeyecek bir ‘ayıp’ haline gelmişti. Dolayısıyla aklı olanın mümkün mertebe bu hem tehlikeli hem de ‘kitch’ kimlikle kendini ilişkilendirmemesi gerekiyordu. Kırmızıgül, Tatlıses, Yıldızhan, Deniz gibi akıllı birçok kişi böyle yaptı. Eğreti bir ne tam Türk ne zaten Kürt, ‘doğulu’yu oynayarak popüler kültürde yükseldikçe yükseldiler.
Ancak tüm bu anlatıyı bozacak, Cumhuriyet elitlerini rahatsız edecek, ‘şark bülbüllerini’ de muhtemelen şaşırtacak bir bastırılanın geri dönüşü hali de eşzamanlı olarak gelişti. 60′lardan bu yana önce sivil, ardından silahlı hale gelmiş bir siyasi-kültürel mücadele bugüne kadar geldi. Bu mücadele ve çekişme, Cumhuriyet elitlerinin yok etmeye çalıştığı şeyi ortaya çıkardı. Kültür siyasetinin itibarsızlaştırmaya çalıştığı Kürtlük yeniden görünür olmaya, kendini ifade etmeye başladı. 15-20 yıl öncesine kadar kendisine Kürt demeye korkanlar korkmamaya, utananlar utanmamaya başladı. Türkiye tarihinde Kürtler arasında görülmemiş bir özgüven gelişti. İsmail Beşikçi’nin ‘Devletlerarası Sömürge Kürdistan’daki ifadeleriyle “öz benliğin inkar edilmesiyle köleleşme-kimliksizleşme” anlamına gelen süreç Yalçın Küçük’ün ‘Kürtler Üzerine Düşünceler’de belirttiği gibi aşağılık duygusunun yenilmesiyle kaybolacak, yitirilmiş milliyetçilik duygusu da yeniden canlanacaktı.
Elbette bu, beri yandan örülmeye çalışılan eğreti kimlik inşası sürecinin bittiğini müjdelemiyordu. Bu kimliksizleştirmeyle-kimliklenme süreçleri birer çetin rekabet içinde devam etti. Kürt kimlik mücadelesi verenler aşağılık duygusunu yıkmaya, Kürtçe konuşmanın ‘kitch’ bir şey olmadığını insanlara anlatmaya çalışırken, Türk popüler kültürü 1950′lerden edindiği ezberi bugüne kadar sürdürdü. Bugün hala tüm popüler dizilerde buradan kalma replik ve temsillerin tekrarına maruz kalıyoruz.
Kürt kimliğine geri dönüşün, onu yeniden sahiplenmenin artık tamamen belirgin bir hale gelmeye başladığı 2000′li yıllarda ise yukarıdaki popüler kültür ürünlerine bu defa Kürt kimliğini güya ‘tanıyan’, Kürtçe’yi Kürtçe, Kürtleri de ‘Kürt’ olarak yansıtan PKK karşıtı propagandif film ve diziler eklendi. Burada da itibarsızlaştırmanın anlamsızlaştığı Kürt kimliği yerine PKK ve onun siyasi-kültürel temsillerine dönük bir insan-dışılaştırma (de-humanisation) egzersizi sözkonusu olacaktı, oluyor. On yıllardır ‘doğuluya’ (Kürtlere) atfen anlatılan tüm ‘yabanilik’ şimdi PKK militanları ve sempatizanlarının omuzlarına yüklenmiş olarak, Tek Türkiye, Şefkat Tepe, Sakarya Fırat, Kurtlar Vadisi gibi yapımlar üzerinden sahneleniyor.[5] Dolayısıyla daha önce Kürt olmayla ilişkilenmenin ayıp-tehlikeli olacağı dönem kapanmış, PKK ve siyasi kanatlarıyla ilişkilenmenin hem tehlikeli hem de utanç verici olarak anlaşılması beklenen bir kültür ortamına girmiş oluyorduk. 90′larda doğuda askeri helikopterlerden dağlara-ovalara atılan siyasi bildirilerden farksız bu dizilerin de beklenen etkiyi yaratmaktan uzak olduğu kısa zamanda farkedildi.
KIRMIZIGÜL’ÜN KÜRTLERİ
18 Kasım’da Atv kanalında yayınlanmaya başlanan, öncesinde çok kapsamlı bir reklam kampanyasıyla desteklenen Mahsun Kırmızıgül imzalı Hayat Devam Ediyor isimli dizi ise bizi yine 60-70′lerin popüler kültür ortamına geri götürüyor. Dizi, ‘Hayat’ isimli 15 yaşındaki bir kız çocuğunun önce ‘cinsel ilişki’ sonrası ‘namus cinayeti’ tehtidine maruz kalması, ardından da 70 yaşında biriyle evlendirilmesi ve kendisini kuşatan ağır, ‘irrasyonel’ toplumsal değerler’i işlerken Türk popüler kültürüne içkin ırkçı-oryantalist tonları olağandışı bir pornografik açıklıkla içeriyor.
Bizi ‘küçük insanların büyük hikayeleri’yle buluşturan dizi, ‘doğuluları’ (Kürtleri) hem kendi gözlerinde hem batılı izleyicinin gözünde ötekileştirmek için her türlü yolu deniyor. Tüm bunları da kadınlar ve namus meselesi gibi yine oryantalist anlatının tipik araçlarını kullanarak anlatıyor. Kadınların söz sahibi olmadığı, çaresizlik nedeniyle alınıp satılan bir eşya olduğu, erkeklerin bir kısmının değer tanımayan kadın düşkünü, diğerlerinin de kadına değer vermeyen para meraklısı karaktersiz karakterler, hayatın kendisinin de her an her şeyin olabileceği bir dram olduğu ‘Kürt hayatı’ dizinin esas anlatısını oluşturuyor.
Diziye dair genel bir ‘siyasi’ çıkarım yapmayı mümkün kılan esas şey de bu; anlatılan hikayenin bir toplumsal yapıdaki marjinalliğe değil, toplumsal yapının kendisinin bir marjinalliğe büründürülmesi. Dizide izlediğimiz toplum, izlemeye dayanmanın zor olduğu, her yanıyla ibret verici bir toplumdur. DolayısıylaHayat Devam Ediyor, bizi yeniden onyıllar öncesi döneme geri götürüyor. Şimdiye dek bir özgüvenli Kürtlük inşa etmiş sıradan izleyici, bu gördüğü iğrençlikler karşısında yeniden kimliğinin bir ayıpla eşdeğer olduğunu ‘görüyor’. En azından murat edilenin bu olduğu anlaşılıyor.
1966′da Ömer Lütfi Akad’ın çektiği, Yılmaz Güneyli Yeşilçam klasiği Hudutların Kanunu’nda sınırdaki Kürt köylülerini çağdaşlaştırma rolü bölgedeki komutanla köy okulunun öğretmenindedir. Ne tarımla ne eğitimle tanışmamış köylüler, Cumhuriyet’in aydınlanmacılığını temsilen öğretmen ve asker tarafından eğitilirler. Aradan geçen 45 yılda tek fark, Kürtleri bu defa batı görmüş bir başka Kürt’ün (Kırmızıgül) çok daha karikatür yollarla eğitiyor oluşudur.
Kırmızıgül’ün ve yayıncısı kanalın bu anlatıyı büyük bir özgüvenle aktarıyor olmasının arkasında da sadece kendi hevesleri yatmıyor. Yıllardır samimiyetsiz bir politik doğruculuğun dili olarak kurgulanan ‘doğu’nun, ‘namus cinayetleri’ gibi bir çağdışılıkla sivil toplum örgütleri ve ana akım medyaca resmediliyor oluşu bunu iyi veya kötü niyetle işlemek isteyenlere tuhaf bir özgüven veriyor. Türkiye’nin başka bir bölgesindeki ‘aksaklığın’ asla bu ölçüde bir kaygısızlıkla işlenemeyeceği bir rahatlık alanı çoktandır oluşmuş durumda. İsteyen, istediği sıradışılığı, anti-modernliği buraya sıkıştırabilir veya burası üzerinden anlatabilir.
Ancak dikkat; bölgenin ‘Kürtlüğüyle’, bundan kaynaklı on yıllardır süren savaşıyla uğraşmayan anlatının çağdışılaşmış yaşanmışlıkları esas gerçek olarak kurması ülkenin batı yakasında kimi yerde açık ırkçılıkla kendini dışa vuran bir özgüven ortamı yaratıyor. Dicle Koğacıoğlu’nun ‘namus cinayetleri’ üzerinden anlattığı sıkıntı[6], burada da başka ‘geleneksel kötülüklerin’ etnikleştirilmesi ve ülkenin diğer bölgelerinin bundan azade olduğu algısıyla kendini gösteriyor. ‘Çocuk yaşta kızların evlendirildiği, namus cinayetinin sıradan olduğu bir utanç vericiliğin coğrafyası’ olarak izlediğimiz yerde hayatın tümünü bir karikatüre benzetmek böylece başka hiçbir bölge için olmadığı ölçüde kolaylaşıyor. Kırmızıgül’ün çizdiği Kürt resmi de rahatça tüm çağdışılıkları, olumsuzlukları içinde barındırabiliyor; çocuk gelin, kuma, başlık parası, ağır yoksulluk, şiddet, cehalet, nedensiz töreler…
Dizinin ilk bölümünün yayınlandığı gün, Kürt meselesine tamamen bir güvenlik çerçevesi ve devletçi perspektifle yaklaşan USAK’ın (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) aynı konuda “Evlilik mi Evcilik mi? Erken ve Zorla Evlilikler: Çocuk Gelinler” başlıklı raporunu duyurmuş olmasını da Kürt kimlik halini yeniden bu geri kalmışlık, eğitimsizlik anlatısına sıkıştırma çabasının bir örneği olarak görmek mümkün.
Diyarbakırlı Mahsun Kırmızıgül, sık sık gittiği memleketinin dizide anlattığı yer olmadığını, en kötü ihtimalle öyle kalmadığını iyi biliyor. Bunu bildiği için zaten diziyi ‘curcunanın’ yaşandığı bölgede değil, ilgisiz bir kentte (Nevşehir) çekiyor veya çekmek zorunda hissediyor. Esas ironi belki burada, dizinin tüm anlatısı gibi seti de olmaması gereken bir yerde duruyor.
Hamza Aktan – Birikim Dergisi
[1] Cumhuriyet sonrası ilk adımlarından Şark Islahat Planı (1925) ve İnönü raporu (1935) için bkz: Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi, Ayraç. s. 39-64. [2] Veriler ve rakamlar için bkz, B. Siynem Ezgi Sarıtaş, Articulatıon Of Kurdısh Identity Through Politicized Music Of Koms. [3] A.g.e. [4] Bkz, Sebahattin Şen, Kültürel Temsiller, Sinema ve Oryantalizm, Türk Sinemasında Kürt/Doğu Temsilleri. [5] Bu dizilere dair bir değerlendirme için bkz: Yek Û Şeş: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı-Propaganda Girişimi Olarak "Tek Türkiye" Dizisi, Harun Ercan, Toplum ve Kuram. [6] Bkz, Dicle Koğacıoğlu, The Tradition Effect: Framing Honor Crimes in Turkey, Differences: A Journal of Feminist Cultural Studies.
Cumhuriyet, Kürtler ve Şiddet
0
Türk resmi ideolojisinin milliyetçilik ilkesi, rejimin konformist ve entegralist hassasiyetlerinin de tesiriyle, herkesin ‘eşit’ olduğunu vurgulamak yerine, herkesin ‘Türk’ olduğunu ön plana çıkardı. Ancak belirtmek gerekir ki, bu yaklaşım çerçevesinde, Türk olma konusuna ırki bir önkoşul konmuyor ve kendini Türk olarak tanımlayan herkes (bir tehdit olarak algılanan gayrimüslim nüfus haricinde) herhangi bir ayrımcılığa maruz bırakılmadan Türk kabul ediliyordu.
Bu uygulamayı, farklı1 yapısı nedeniyle diğer ırkçı uygulamalardan ayırt edebilmek için, ‘Türklükte eşitlik’ (ya da ‘Türklükte eşitlenme’) olarak nitelendirmek de mümkün. Ancak farklı bir ırka mensup olduğunu düşünen bir insanın, Türklerle herhangi bir alıp veremediği olmasa bile, sırf ‘devlet öyle istedi’ diye durup dururken kendisini Türk olarak tanımlamaya başlamayacağı açık.
Bu nedenle de, Türklere muhalif olmamakla birlikte kendilerini Türk olarak tanımlamayan ve yüzyıllardır adem-i merkeziyetçi Osmanlı Devleti sınırları içerisinde kendi özerk idarelerinde yaşamış bulunan kimi gruplar, (doğal olarak) milliyetçi/merkeziyetçi uygulamaları benimsemediler.
Kürt Milliyetçiliğinin Doğuşu
Halifeliğin kaldırılmasına bir tepki olarak başgösteren, bir başka deyişle, etnik değil, dini bir yapıya sahip olan Şeyh Said İsyanı ile birlikte Ankara’nın Kürtlere bakışının değiştiği, karşılıklı yapılan hatalarla birlikte sorunun giderek büyüdüğü söylenebilir.
Doğudaki pek çok şeyh, aşiret ve boy, Şeyh Said İsyanı’na katılmamış, dahası, telgraflar çekerek Ankara’ya bağlılıklarını bildirmişlerdi. Ancak isyan bastırıldıktan sonra sadece isyan edenler değil, Atatürk’e bağlılıklarını bildirenler de cezalandırılınca tepki büyümüştü.2
Şeyh Said İsyanı’nın başlamasının ardından yürürlüğe konan Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte, bir tür sıkıyönetime geçildi. ‘Bu dönemde, Kürtçe ve Kürt kültürüne dayalı her türlü simge ve ifade yasaklandı. Ve Kürtleri “aslında Türk” olduklarına ikna etmeye yönelik uzun bir siyasetin startı verildi.’3 Pek çok Kürt zorla göç ettirildi. Ancak göçe zorlananların bir kısmı dağa çıktı, bir kısmı ise Suriye, Irak ve İran’a göçerek oradaki Türkiye karşıtı örgütlere katıldı.4 Şeyh Said İsyanı esnasında son derece zayıf olan Kürt milliyetçiliği, bütün bu yaşananlar sonucunda, sürekli kaşınmış olması nedeniyle (doğal olarak) giderek güçlendi.
Araştırmacı Mustafa Akyol, ‘Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek‘ adlı kitabında, Kürt aydın Canip Yıldırım’ın, Tek Parti Dönemi’nde, ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ kampanyası çerçevesinde gerçekleştirilen uygulamalar konusundaki sözlerini alıntılıyor. Akyol’un, PKK’yı eleştirmekten çekinmeyen ve ‘Türk ve Kürt halkları asla birbirinden ayrılmaz’ diyebilen bir aydın olduğunu belirttiği Canip Yıldırım, o yılları şöyle anlatıyor:
Hatta öyle ki, yaşlı köylülere bile Türkçe öğretmeye kalkıyorlar. Türkçe konuşamayanlara para cezası verildiği yıllar. Bu işi belediyenin zabıta memurları yapıyorlardı, öyle bir hız verdiler ki bu işe, artık köylü şehre gelmemeye başladı, üretim durdu. Diyarbakır’ın kenarında yakın köyler var, Şılbe, Şeyh Kend, Ali Pınar, Zoğe, fakir köyler. Bunlar maişetlerini sağlamak için yoğurdu ayran yapar, kaymağını, tereyağını ayırırlar, kışa saklarlar, bu ayranı getirirlerdi eşek sırtında, sokaklarda bağırırlardı, ‘Hayde dev hayde dev’ (hadi ayrana gel, hadi ayrana gel) diye. Tabii Diyarbakır’da kışın yorgansız, yazın ayransız olmazdı. Herkes bu ayrancılardan bir kuşhana (tencere), bir kuşhana daha ayran alırdı…
Belediyenin zabıtaları bunları alır götürürlerdi, haydi bakalım para cezası. Onun için kimse gelmemeye başladı. Köylü satmak için değil, ancak kendisinin [tüketebileceği] kadar ürün üretmeye başladı.5
Kürt İsyanları ve Ankara’nın Tepkisi
Şeyh Said İsyanı sonrasında yaşananların ardından Kürt isyanları birbirini izledi. Atatürk’ün ölümüne dek Kürt ayaklanmasının yaşanmadığı tek bir yıl bile olmadı.6 Dahası, bu isyanlar, çok geniş halk kitlelerinin katılımıyla, çok geniş bir alana yayılarak büyüyordu. Bitlis, Van, Ağrı ve Botan bölgelerine yayılan isyan, ’45000 kişilik bir ordu gücü kullanılarak bastırılabildi. 12 Temmuz’da, 15000 askerin, ağır topların ve savaş uçaklarının katıldığı bir meydan savaşı yaşandı.’7
16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi, ‘Ağrı Dağı Harekatı bu hafta başlıyor‘ başlığıyla duyurduğu gelişmeleri şöyle aktarıyor:
Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan Deresi, ağzına kadar ceset dolmuştur… Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa, bizzat Ağrı Dağı’nda tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez.
Cumhuriyet’le başlangıçta problemi bulunmayan Kürtlerin Şeyh Said İsyanı’ndan sonra genellenmeleri ve kendilerine sürekli yasaklarla, sürgünlerle ve şiddetle muamele edilmesi,milliyetçilik ilkesinin konformist yapısı kadar, rejimin militarist ruhu ile de ilgiliydi. Mustafa Akyol’un, o dönemde yayınlanmakta olan (Mustafa Kemal’in kontrolündeki) Hakimiyet-i Milliyegazetesinden yaptığı bir alıntı, söz konusu militarist zihniyetin bir yansımasını çok net bir şekilde ortaya koyuyor:
İnkılabımızı yaşatmak, istiklalimizi muhafaza, haricin tecavüzlerini karşılamak ve kuvvetlendirmek mecburiyetindeyiz. Unutmamalıyız ki siyasette merhamet yoktur. Kuvvet ve menfaat vardır. Ve nihayet, kuvvetin celbedeceği hürmet ve muhabbet vardır.8 (vurgu eklendi)
Siyasette merhametin olmaması bir yana, vatandaşın devlet yönetimine hürmet ve sevgisinin kaba kuvvetle temin edileceğini ifade eden bu cümleler, o dönemde nasıl bir siyasi ortamın hakim olduğu konusunda fikir verici mahiyette.
Kendi doğru bildiği tektipleşmeyi gerçekleştirme adına halkın üstüne bombalar yağdırmakta, köyleri yakmakta bir mahzur görmeyen militarist zihniyetin acımasızlığının vardığı noktalara, 1937 Dersim İsyanı’na devletin verdiği tepkiler örnek olabilir.
Dersim Katliamı
Adı 1935 yılında ‘Tunceli’ olarak değiştirilen Dersim, Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden bu yana özerk bir yönetime sahipti. Ancak değişimin hızlandığı ve merkeziyetçiliğin arttığı Tanzimat Devri’nden itibaren bu yapı her değiştirilmek istendiğinde, Dersim halkı buna direnç gösterdi.
Cumhuriyet döneminde de özerk yapısını sürdürmek isteyen Dersim halkı, askerlik hizmetine katılmaya ve vergi vermeye de karşı çıktı. 1930′larda devletin Dersim’deki (şehri yönetmek üzere askeri vali atama gibi) uygulamalarına karşı bir dizi isyan yaşandı.
21 Mart 1937 tarihinde Seyyid Rıza önderliğinde başlayan büyük isyan ise, 1938 yılının Ekim ayına kadar bastırılamadı.
Cumhuriyet gazetesi, gelişmeleri, 25 Haziran 1937 tarihli nüshasında, ‘Tayyarelerimiz, şakilerin son sığınaklarını da bombaladı‘, 27 Haziran 1937 tarihli nüshasında ise, ‘Tayyare filolarımız kaçmak isteyen şakileri şiddetle bombalıyor.‘ şeklinde duyurdu.
Operasyonlarda toplam 50000 asker ve 40 savaş uçağı kullanıldı.9 Yoğun bombardıman ve şiddetli kara saldırılarıyla onbinlerce Kürt öldürüldü. Dünya’nın ilk kadın savaş uçağı pilotu olan Sabiha Gökçen de, (Atatürk’ün özel izniyle) Dersim’i ilk bombalayan pilotlar arasındaydı. (1,2)
Dersimlilerin o dönemde yaşananları bugün ‘soykırım’ olaraknitelendiriyor olmaları pek makul değilse de, onları böyle düşünmeye iten nedenler de yok değil.
Dersim’de yaşananların canlı şahitlerinden Albay Hulusi Yahyagil, yaşadıklarını anlatırken şunları söylüyor: ’1938′de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. Bize verilen emir ise tek kelime idi: ‘İmha!’ ‘Canlı bir şey bırakmayınız; genç-ihtiyar, çocuk-kadın ve saire.”10
Necip Fazıl Kısakürek’in, bir kitabının ‘Doğu Faciası’ adlı bölümünde yer alan şu cümleler de aynı doğrultuda:
Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta… Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor.
Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet, en kara yüzlü çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor.
Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.11
Aynı kitapta başka korkunç örnekler de var:
Elazığ Ortaokulu’nda okuyan iki çocuk… Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar.
Onlara şu karşılık veriliyor:
“- Sizi de onun yanına götüreceğiz!”
Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir.
Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor:
“Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!”12
Köy öğretmeninin bu sözleri, öğretmenleri ‘rejimin köydeki sözcüsü’ olarak gören tek parti zihniyetiyle de uyum içerisindedir.13
Nefretin Nefret Doğurması
Militaristlerin zannettiğinin aksine, dünyanın her yerinde edinilen her tecrübe, şiddetin hürmet ve sevgi değil, nefret doğurduğunu, nefretin de yeni nefretlere gebe olduğunu ortaya koyuyor.
Zira militarist zihniyetin öfke ve nefreti de, Dersim İsyanı’nda onbinlerce insanın öldürülmesiyle dahi sona ermedi. Mustafa Akyol, Kürt milliyetçisi Naci Kutlay’ın, ‘Kürtler’ adlı kitabında, Dersim İsyanı’nın ardından bölgedeki Kürt çocuklarına Türkçe öğretmek üzere kurulan okullardan bahsederken, Kürt öğrencilerin bu okullarda bile insanca muamele görmediklerini söylediğini aktarıyor. Kutlay, bu okullarda görev yapan İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar’ın şu anısını naklediyor:
Nöbetçiyim bir gün. Kalkma zilinin çalmasına daha yarım saat var. Aşağı katı bir dolaşmaya gittim. Şaşırdım doğrusu:
Büyük kızlar kalkmışlar, bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı sobaları yakıyor, bir kısmı da mütalaa yapılan odunları temizliyor; erkek ve kadın hademeler de başlarında durmuş emir veriyorlar, fakat bu işler çok sessiz cereyan ediyor.
Bu durum hem şaşırtıcı hem üzücüydü. Kadın hademeye sordum:- Bu işleri hademeler yapmazlar mı?
Sobayı üfleyen çocuk başını kaldırdı, gözleri dumandan yaş içindeydi. Kollarından odun yüküyle gelen iki kızcağız da kapıdan girmişti.
Hademe sinirli sinirli, sertçe söylendi:
- Elbet yapacaklar ya… Bunlar isyan eden Kürtlerin dölleri, dağ ayıları… 14
İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar’ın anlattığı diğer olay ise, halka hakim olan bu bakışın, siyasi iktidardan yansıdığını gösterir mahiyette:
Okulumuz üç vilayetin valileri, Milli Eğitim müdürleri ve 4. Umum Müfettişliği tarafından ayrı ayrı teftiş edilirdi. Bakanlık müfettişleri de ayrı.
Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahinbaş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali Bey sordu:
- Kürt kızları mı bunlar?
Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, değiştikçe de hainleşti.
- Tunceli’nin Türk kızları efendim.
Vali Bey devam ediyordu:
- Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler.
Ben sözünü kesmek isteğiyle;- Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli…
- Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz…
Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti:
- Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder!
- Beyefendiciğim, öbür sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayınız da soğuyor… diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedeflerini anlatmaya uğraştım.
Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruyu soruyorlardı:
- Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar?
- Neden “Kürt” diye hep hakaret ediyorlar?
- Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar?
- Hani siz “hepimiz Türküz” diyordunuz?
Bu acı dolu soruların sonu gelmiyordu.15 (vurgular eklendi)
Aradan yıllar geçeçek, ancak kafatası avcısı Afet İnan’ın (ve diğerlerinin), ‘kendilerine kürtlük fikri, çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmiş vatandaş ve milletdaşlarımız’16 şeklinde ifadeler yüklü kitapları basılmaya devam edecekti:
Bu eser, Doğu Anadolu’da oturan, Türkçeye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’ten ayrı sayan, bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha ispat etmektedir. Hem de inkarına imkan bırakmayan ilmi deliller ile…
Dünya üzerinde “Kürt” diye adlandırılabilecek müstakil hüviyetli bir ırk yoktur… Aslı astarı olmayan propagandalara kanmış, aldanmış, neticede yollarını şaşırmış Doğu Türklerinin kendilerini aydınlığa çıkaracak bu kitabı dikkatle okumaları, can evine çekilip derin derin düşünmeleri lazımdır.17
2 Bu konuda bkz.: Akyol, Mustafa. 2006. Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? İstanbul: Doğan Kitap. 104.
3 Akyol 103.
4 Akyol 105.
5 Akyol 122-123.
6 Oran, Baskın. 1993. Atatürk Milliyetçiliği: Resmi İdeoloji dışında Bir İnceleme İstanbul: Bilgi Yayınevi. 219.
7 Akyol 106.
8 Akyol 104.
9 Akyol 107.
10 Şahiner, Necmettin. Son Şahitler. İstanbul: Nesil. 1041.
11 Kısakürek, Necip Fazıl. [?] 1976. Son Devrin Din Mazlumları. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları. 154.
12 Kısakürek.
13 Bu konuda bkz.: Üstel, Füsun. [2004] 2005. “Makbul Vatandaş”ın Peşinde: II. Meşrutiyetten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi. İstanbul: İletişim Yayınları. 198-208.
14 Akyol 124.
15 Akyol 124-125.
16 Afetinan, Ayşe. 1969. Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. 23.
17 Fırat, M. Şerif. [?] 1970. Doğu İlleri ve Varto Tarihi. Ankara: Kardeş Matbaası. 67.
Ah Miyazaki …
0Kalp yerine bir iyilik çiçeği taşıyordun göğüs kafesinde. Ülken tabii afetler ile en şiddetli şekilde imtihan edilen memleketlerden biriydi. Hele de depremle…
Acıyı yakından tanıyordun belki de bu yüzden. Gözyaşını çok iyi biliyordun sanırım. Bilmiyorum ama ihtimal ki bu nedenle bir grup arkadaşın ile kurduğunuz bir sivil toplum kuruluşu olan Association for Aid and Relief, Japan (AAR JAPAN)’da bencileyin çabalıyordunuz.
Kimlerin yardımına koşmamıştınız ki o güne kadar?
Başta kendi ülkende yaşanan acıyla beraber en ön safa koştunuz. Sonra haber geldi Zambia’da aldınız soluğu. 16 tane bisiklet 8 ambulans götürdünüz oralara. Hastalara evlerinde hizmet verdiniz bir süre. Virüs taraması yaptınız, yaşlıları ziyaret ettiniz.
Derken bir haber geldi ve Haiti’ye koştunuz. Deprem yerle bir etmişti. Bir yetimhanedeki yavrucaklara sahip çıktınız.
Afganistan’da zaten 97’den beri vardınız. Afgan halkının acılarını paylaşıyor, kadınlarına, çocuklarına yardım ediyordunuz.
Laos’a Vietnam’a koştunuz aynı heyecanla…
Din, dil, ırk ayrımı yapmıyordunuz. Nerede bir felaket, yokluk, acı ve ızdırap var ise orada alıyordunuz soluğu. Belki yaptıklarınız koca koca devletlerin, büyük şirketlerin yaptıklarının yanında mevzu bahis edilmiyordu bile ama gönüllere giriyordunuz elbette.
Myanmar’a gittiniz, Pakistan’a koştunuz, Tacikistan’da ilk ulaşanlardan oldunuz.
Ve biz, yok ‘ilahi cezaydı’, yok ‘devlet neredeydi’ diye tartışırken geldiniz üç kişilik ekiple Van’a. Günlerce kaldınız. Yetkililer ekranlarda çalım satarken siz Erciş ve köylerinde ev ev gezip ihtiyaçları gidermeye, mütebessim yüzünüzle moral aşılamaya devam ettiniz.
Bayramdan hemen önce ekibinizden biri geri döndü ama siz iki kişi Kurban Bayramı’nın içeriğini öğrenince mutlu oldunuz. Niyetiniz bayramda da sevindirmekti Van halkını. Öyle de yaptınız. Gidip parasını ödeyerek kurban alıp kestirdiniz ve poşet poşet, kapı kapı dağıttınız kurbanlıkları. İçi öfke ve nefretle dolu, bizden bir takım nasipsizler ‘Kurban filan da neyin nesi’ derken siz umut dağıttınız yüzlerce kilometre uzaklardan gelip.
Çadırlarda kalmıştınız uzun süre ve ihtimal ki en yetkili ağızların, “Bugün itibariyle diyebilirim ki; deprem açısında en güvenilir Van ve Erciş’tir.” Demesine güvenip otele yerleştiniz. Belki biraz dinlenmek, yorgunluğu atmaktı niyetiniz, bilemiyoruz.Kaç sakata protez temin ettiniz bilmiyorum.
Kaç kazazedenin altına tekerlekli sandalye taşıdınız dünyanın bir ucundan habersiziz.
Esasen bir şey getirmenize de gerek yoktu. Yüzünüzdeki o tebessüm de yeterdi mağdurlar, mazlumlar ve yoksullar için.
Sonra…
Japonya’da olsa, istifinizi dahi bozmayacağınız, sadece devrilmesinler diye çay bardağınızı tutacağınız şiddette bir depremle, 5.6 ile yıkıldı içinde bulunduğunuz bina.
Önce ekip arkadaşınız Miyuki Konna’yi çıkardılar enkazdan. Sevindik çocuklar gibi. Ağırımıza gitmişti, oralardan yardım için uzanan elleri çürük beton altında ezmek. 13 saat sonra ulaştılar sana, o iyilik çiçeği kalbinin etrafındaki tüm kemikleri ezmişti bizim ihmalkarlığımız, sorumsuzluğumuz, vurdumduymazlığımız.
Van’da soğuk bir otel enkazından çıkardılar 41 yaşındaki ağır yaralı bedenini.Son çırpınışlar da fayda etmedi… Belki ilk kez geldiğin bir yerde, dilini, inancını, kültürünü bilmediğin topraklarda verdin son nefesini.
Ah Atsushi Miyazaki, ‘Dante gibi ortasındayız ömrün’ diyen Cahit Sıtkı kadar bile yaşayamayacaktın ne yazık ki!
Senden bize, utanç kaldı, ayıp kaldı, mahcubiyet kaldı. Bir iyilik çiçeğini soldurmanın lekesini çıkarmaz artık hiçbir şey.
Ah Miyazaki, bağışlar mısın bizi?
M. Nedim Hazar







