Aralık, 2009 Arşivi
Sivilay abladan deterjan reklamı: Yoktur !
0Taraf Gazetesi’nin eğlenceli, kara mizahçı politik Sivilay Abla’sından ilginç bir soruya güzel bir cevap:
Soru: Sevgili Sivilay Abla, ben Proktır & Gambıl firması, Deterjan Kategori Müdürü’yüm. Piyasaya sürdüğümüz deterjan markamızla, ev hanımlarına lekesiz temizliğin gücünü her fırsatta gösteriyoruz. Fakat yaptığımız tüketici araştırmalarının sonuçları gösteriyor ki: lekesiz temizlikte her ne kadar başarılı olsak da, psikolojik nedenlerle, ev hanımlarının yüzde 8,4’ünü çamaşırlarında hiç leke kalmadığına bir türlü inandıramıyoruz.
Bizim gibi, alışverişçi sadakatini en önde tutan, global bir firma için, bu durum büyük sorun teşkil ediyor. İzlememiz gereken pazarlama stratejisi konusunda önerilerinizi bekliyor, cevabınızı kategori toplantımızdan önce bekliyoruz. (Alpcan Günvaran)
Cevap: Sevgili Alpcan, size şöyle bir reklam öneriyorum: Ekranda Rauf Denktaş, kendine has babacan edasıyla “Ergenekon yoktur” diyor. Sonra Orgeneral Başbuğ yine özgün karizmasıyla “JİTEM yoktur” diyor. Ardından Devlet Bahçeli’den “Domuz gribi yoktur” ve Bakan Zafer Çağlayan’dan “İşsizlik yoktur” replikleri duyuluyor. Sayın Başbuğ yeniden görünüyor ve “Yer altından fışkıran silah yoktur, olsa olsa borudur” diyor. Saygıdeğer dört beyefendi ile ekran başındakilerin güven ve inanma duygusu tepe noktadayken elinde beyaz bir gömlekle güzel bir kadın ekranda beliriyor ve “Arıyel ile yıkanan çamaşırda hiçbir leke yoktur” diyor. Seyirciyi şaşırtmaca adına Başbuğ yine çıkıp “Ha bu arada, ıslak imza da kafes planı da yoktur” diyor. Sonra görüntü fade out yapıyor ve zarif bir puntoyla “İnanmak güzeldir” yazıyor. Bence güzel oldu, artık bir koli hediye deterjan gönderirsin.
Dr. Sivilay Genç – Kozmik odadaki otel faturası yazısından.
Cezaevinde gözüme takılanlar
2Geçen hafta, bir günlük bir görevlendirme ile E Tipi Kapalı bir cezaevinde çalıştım. İlk defa bir cezaevini bu kadar yakından ve içeriden izleme, gözlemleme fırsatım oldu. Ziyadesiyle meraklı bir birey olarak dikkatimi çeken pek çok şey oldu. Torunlarıma anlatacak kadar ilginç olmasa da, fazla yoruma girmeden dikkatimi çekenleri şuracıkta paylaşmak istedim.
Açık görüşün olduğu bir güne denk gelmişim. Kapıda yakınlarını görmek için bekleşen insanlar arasından avlu kapısına girdim. Kapıdaki kulübenin içinde oturup gazetesini okuyan ve civardaki askerlerin Komutanım diye hitap ettiği yetkili kişiye görünüp onayını aldıktan sonra, upuzun bir avludan yürümeye başladım. Cezaevi binasının girişindeki elektronik metal öttürgecinin içinden bir kaç kere geçip öttürdükten sonra(yaka kartımı önlüğe iliştiren tutturgaca ötüyormuş) revire vardım. 2 adet cezaevi müdürü, 3-5 gardiyan, bir adet sağlık memurundan müteşekkil bir heyet tarafından karşılandım. Karşılandım dediğim, odada onlar vardı, ben de odaya girmiş bulundum yani. Merhaba, çay, nasılsınız fasıllarından sonra, beni bekleyen 24 hasta/mahkum olduğunu öğrenip işe başladım. Muayene olmak isteyen mahkumlar, bir dilekçe ile sabahtan başvurmak zorundalarmış. 24 adet dilekçemiz mevcut idi.
Evvelinde burada görevli bir Diş Hekimi var imiş, istifa etmiş. Sonra bütün kadrolar Sağlık Bakanlığı’na devredilmiş falan filan derken, bu günkü hadise: 800′den fazla insanın kaldığı cezaevinde görevli bir Diş Hekimi yok. Çalışma için her türlü malzeme bulunuyor ancak, verilen paranın çok az olması, burada çalışmaya gönüllü kimse olmaması ve buraya her hangi bir atama da yapılmaması sebebiyle, böyle bir durum çıkmış ortaya. Mahkumlara tek tek bakmaya başladım. Haliyle psikoloji bozuk çoğunda. Mesela şöyle bir diyalog oldu biriyle aramızda:
-Hocam, bütün dişlerim sızlıyor
-Fırçalamıyorsun pek, diş etlerin sağlıksız ve diş taşların var
-Hocam fırçalıyorum, 2 haftada bir
-2 haftada bir olmaz, günde 2 olmalı
-Macunların içine ilaç koyuyorlar hocam, kimyasallar var, Sodyum bilmem ne var, sağlıklı değil
-Hmmm
Buradaki hmm, ne desem şaşırdım manasında. Macunsuz fırçala dedim, onu da kabul etmedi.
Bütün gününü içeride geçiren bir insan sabah uyanınca kıyafetlerini değiştirir mi ? İlginç ama çoğu değiştirmişti. Dışarı kıyafeti denebilecek, pantolon hatta ceket, mont falan ile gelenler çoğunluktaydı. Sadece birkaçı eşofmanı ile geldi.
Orada müdahale edebileceklerime baktım ama çoğuna da hastaneye sevki uygundur diyerek hastaneye gelmeleri gerektiğini yazdım. Hastaneye sevki uygundur dediğim hastaların bir kısmının 6 aya kadar bile bekleyebileceğini sonradan öğrendim tabii. Birkaçına da ilaç yazıp, ilaçların mutlaka alınmasını söyledim. Sonradan öğrendim ki ilaçları da eczane vermemiş (nasıl oluyor ben de bilmiyorum)
Bir ara parmaklıklı pencereden dışarı ilişti gözüm. 3-4 metre yüksekliğinde duvarlarla çevrili küçük avlular vardı her yerde, çamaşır ipleri asılmış, her yanı betonla kaplanmış küçük küpler, sadece gökyüzünü görüyor. Mahkumların hava aldığı, volta attığı yerler imiş. Güneş’e göre ayarlanıyormuş açılma/kapanma saatleri. Hemen yukarıdaki çatıya tüneyen güvercinlere ilişti gözüm sonra, garip bir tezat hissi duydum.
Mahkumlar hakkında en sağlıklı bilgiyi alabileceğim kişiler, gardiyanlarla muhabbet ettim biraz. 400 civarında kapasite varken 800′ü aşkın mahkum kalıyormuş burada.
“Bizde iyi yine, Diyarbakır’da 3′lü ranza sistemine geçmişler. 10 kişi tahliye ediliyor, bir hafta geçmiyor 15 kişi geliyor. Millet rayından çıkmış hocam”
50 civarında kadın mahkum var ve en problemli mahkumlar kadınlar imiş. Siyasi suçlular, adli suçlular ayrı koğuşlarda tutuluyormuş. Adli suçlular genelde cezaevinde de sorun çıkarıyorlarmış:
-”Dışarıda üç beş kişi hırsızlık yapanlar, buraya gelip çevre ediniyor. Dışarı örgüt olarak çıkıyorlar hocam”
En uyumlular ise Hizbullah davasından gelenlermiş:
“Keşke herkes onlar gibi olsa. Kendini kesen biçen psikopatlardan bıktık hocam”
Mahkumların herhangi bir sağlık birimine sevki, randevusu 6 ayı aşan sürelere kadar gecikiyormuş. Bekleyen mahkumlar ve sevk edildikleri klinikleri listesine baktım. Dahiliye, Kardiyoloji gibi önemli durumlar da vardı maalesef. Nedenini merak ettim.
“Hocam, askeri araç ve personel gerekiyor taşıma için. Talep ediyoruz ama vermiyorlar, yeterli değil diyorlar. Acil bir durum olunca ambulansla götürün diyorlar. Ama ambulansla gitmek için de askeri personel lazım”
Buna şaşırıyorum. Askerin kaynak ve iş gücü eksikliği, olacak şey mi, bence değil ?
Öğlen yemeği saatinde, koğuşların olduğu tarafları doğru yürüdük biraz. Uzun geniş koridorlar, kilitli demir kapılar arkasında koğuşlar. Koridorlarda telefonlar var. Mahkumlar, belge ile ispat ettikleri akrabaları ile görüşebiliyorlarmış haftada bir. Garip geldi bir an, insanın insanı cezalandırması…
İşimi erken bitirip çıktım cezaevinden. Sağ olsunlar, personel çok ilgilendi, yardımcı oldu. Ama yol boyunca aklımda kalan, kendime sorduğum şey: Bu şartlarda cezasını çeken biri, buradan ıslah olarak mı çıkar yoksa daha beter mi olur ?
Gün içinde cezaevi ile ilgili bilgilere bakınırken, İHD’nin bir raporuna denk geldim. Göz ucuyla müşahede ettiğim şeyleri, yerinde inceleyip kayda almışlar. Meraklısı ona da şuradan baksın:
İki yorum, iki haber; parçaları birleştirin.
0USAK başkanı bir analiz yaparak DTP’nin kapatılmasını ve gündemdeki karmaşayı değerlendirmiş. Çok karamsar bir tablo çizmiş olsa da, bu ülkede daha önceleri de yazılan ve oynanan senaryolar olduğu için bu tespitleri önemli buluyorum. Şöyle demiş Sedat Laçiner:
…Öcalan dışarı çıkmak için ne istense yapacak haldeyken örgüt onun bu halinden de, Türkiye’nin demokratikleşme arzusundan da yararlandı. Açılım’ın neredeyse tamamen DTP üzerine kurulmuş olması bu açıdan örgüt için bir şans oldu. Açılım biraz ilerleyince DTP’ye yerleştirilmiş derin PKK devreye girdi ve partinin iradesini tamamen ellerine aldı. Partiyi kapattırmak ve sokakta kaos için ellerinden geleni yaptılar. Bu anlamda DTP “irade İmralı’da” dediği gün aslında kendisini kapatmış ve sine-i PKK’ya dönmüş, ya da döndürülmüş oldu.
Kapatmadan sonra bazı DTP’lilerin açıklamalarına bakıyorum da, sanki derin PKK konuşuyor. Öcalan bile değil, derinlerden, bazı yerlerle de teması olan aslında pek de bilmediğimiz bir PKK konuşuyor…. Üstelik bu PKK hiç de Kürtçü görünmüyor. Derdi ne Kürtler ne de Kürtçülük. Türkiye’nin Kürt sorununda en ılımlı olduğu noktada her şeyi göze almış ya da aldırılmış bir örgüt var karşımızda. Görünen o ki, PKK hedefe kilitlenmiş durumda ve hedefte de iç savaş var. Sokaklar ne kadar kana bulanırsa, Kürtler ile Türklerin arasının o kadar çatırdayacağı hesap ediliyor. Uçurumun kenarından dönen bir terör örgütü böylece can bulacak. İstanbul, Diyarbakır vs. kana bulandıkça örgütün eylem yapmasına bile gerek kalmayacak. Diğer taraftan sokaklarda PKK’yı aşan işler oluyor. Alttan alta olağanüstü hal, hatta sıkıyönetim pişiriliyor. Andıçlarda, planlarda yapılamayan işler oluyor şu anda. Türkiye bir şeylere hazırlanıyor. Görünürde PKK var, hedefte ise Türkiye…
Sürecin iki sigortası var, Hükümet her iki sigortayı da gevşek tuttu. Ve olan oldu, gevşek hatlar üzerinden gelen akım 2002’den bu yana gelen en ölümcül akım oldu. Danıştay Saldırısı’yla, Sarıkız’la, Muhtıra’yla, Islak İmza’yla ve daha birçok denemeyle başarılamayan gümbür gümbür geliyor. Hedef iç savaş, kanlı bir iç savaş…
Bir diğer analiz de Taraf Gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’dan. Yıldıray Oğur da PKK’yı ve bazı kürtleri inceden inceye iğneleyen bir yazı yazmış bugün. Alıntılıyoruz:
Bundan birkaç yıl önce Kürt sorunu başlıklı bir foruma katılmıştım. Türk solundan temsilciler art arda kürsüye çıkıyor, neredeyse hamasette birbirleriyle yarışırcasına Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkından bahsediyor, dağlardaki ‘özgürlük savaşçıları’na selam çakıyordu.
En son kürsüye barış grubuyla Türkiye dönen eski bir PKK’lı çıktı. Günün en barışçıl konuşmasını da o yaptı. Bir ara neredeyse Türk solcularına dönüp “sakin olun arkadaşlar, şiddet çare değil, biz Türkiye’de siyaset yapmak istiyoruz” diyecekti.
O gün şöyle düşünmüştüm: İşkenceye niye karşı çıkıyoruz; yaşam hakkına saygı duyduğumuz için. Niye vicdani ret hakkını savunuyoruz; silaha kutsal bir anlam yüklemediğimiz için. Niye kadına karşı şiddete karşı duyarlıyız, neden hayvanların da yaşam hakkı olduğunu savunuyoruz…
Peki, nasıl oluyor da aynı zamanda silahlı mücadeleyi anlıyoruz hatta meşru görüyoruz? Nasıl oluyor da birden post-modern sivil toplum hatlarımız ,politik doğrucu hatlarımız kopuyor, Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkına bağlanabiliyoruz.
Evet, kabul ediyorum. Maalesef PKK olmasaydı bugün ben Kürt meselesiyle ilgili bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Hükümet Kürt açılımı yapmaya çalışmayacaktı. Kürtlerin sorunları gündeme gelmeyecekti.
Bu Kürtlerin çığlıklarına yıllarca kulaklarını tıkamış bütün Türklerin ayıbıdır.
Yine doğrudur. Yüzlerce Albay Temizöz 1990’lar boyunca Kürtlere yapmadığını bırakmazken, 17 bine yakın faili meçhul cinayet olurken, Kürtlerin yanında biz değil PKK vardı.
Ama yine de kimse beni, bu çağda, elinde silah dağlarda dolaşmanın anlaşılır ve meşru olduğu konusunda ikna edemiyor.
2009 yılında dünyanın hangi dağında, hem de, özerklik, anadilde eğitim gibi talepler için elinde silahla dolaşan gerilla kaldı? Bu iletişim çağında, artık Kürt sorununa duyarlı bunca insan, kurum, kamuoyu, medya organı, uluslararası aktör varken, PKK istediği anda yüz binleri sokaklara dökülebiliyorken, Kürtler hâlâ seslerini pusu kurarak, mayın döşeyerek duyurmaya devam edebilir mi? Bu artık Kürtlerin işine gelir mi?
Zannediyor musunuz ki, methiyeler dizdiğiniz o dağdakiler, hayatlarını her an öldürülme ihtimaliyle geçirmekten memnundur? Elinde silah olan, masum ve temiz kalabilir mi? Elinde silah olan, mücadele ettiği silahlı güce benzemeye başlamaz mı? Adam öldürmek estetize edilebilir mi? Elinde silah olan zafere ulaşsa o zafer o silahlar üzerinde kurulmaz mı? Silah üzerine inşa edilmiş bir düzenden kime ne fayda gelir? 100 yıldır askerî vesayet altından kurtulamayan Türkiye yeterince ibretlik bir örnek değil mi?
Evet, Kürtler “Siz PKK’nın, Öcalan’ın bizim için ne demek olduğunu anlamıyorsunuz” diye sitem ederken haklı.
Babasını devlet öldürünce bir aylık bebeğini bırakıp dağa çıkan Hamiyet’i, 17 yıl sonra Habur’dan gelip teslim olmasa belki o bıraktığı çocuğunun karşısına asker olarak çıkabilme ihtimalini biz değil en iyi Kürtler anlıyor.
Tokat Reşadiye’deki katliamı PKK’nın üstlenmesine bir anlam veremeyen, kafası karışan Kürtleri de daha ciddi ve daha derin bir öz eleştiriden koruyan bu duygusal bağ ve anlam.
Diyarbakır’da tanıştığım DTP çizgisinde de olmayan bir Kürt arkadaşımın verdiği örnek bu karışık duyguyu çok iyi anlatıyordu.
“Bak,” demişti, “PKK ile Kürtlerin ilişkisi şudur: Bir gün sana bir adamın çok büyük bir iyiliği dokunur. Adam hayatını kurtarır. Gel zaman git zaman adam bu iyiliği başına kakmaya başlar, seni kendine esir eder. Utanır, bir şey diyemezsin. Bu arada kötüler de boş durmaz. Adam seni bir defa daha kurtarır onların elinden. Yine ona mahkûm olursun, ses çıkarmazsın. Tam bu iyiliğin üzerinden de zaman geçer, ‘Tamam bana çok iyiliğin dokundu ama senin bu hallerin de hiç hoşuma gitmiyor’ diyecek cesareti bulursun, başına bir hal daha gelir, o adam seni bir daha kurtarır, bir daha bir daha. Şimdi kötülük el çekmeye başlayınca, biraz rahata kavuşunca, beni defalarca kurtarmış o adamı nasıl satarım, nasıl ‘tamam artık git başımdan’ derim, ‘sana ihtiyacım kalmadı’ derim.”
…gerçekten dost olan birinin bir gün bunu söylemesi gerekiyordu:
Kürtlerin silahlara veda zamanı geldi
…
Son alıntı ise, bütün bu karmaşa içinde hala uslanmadığımızı gösterir iki haber:
* Hafta sonu DTP İstanbul İl Başkanlığı’nın bulunduğu Beyoğlu Dolapdere’de basın açıklaması yapan DTP’lilere, Dilbaz sokakta oturan bir grup silah, satır, taş ve sopalarla saldırmıştı. Olayın ardından DTP’lilere silah doğrultan S.Ü, T.G ve S.Z, polis tarafından gözaltına alındı.
T.G ve S.Z. Savcılık tarafından serbest bırakılırken, S.Ü. ise başka bir olaydan arandığı için hakkında işlem yapıldı.
Bu arada olaylar sırasında bacağına kurşun isabet etmesi sonucu kaldırıldığı Haseki Hastanesi’nden polis tarafından gözaltına alınan Şevket Aslan, sorgusunun ardından adliyeye çıkarıldı. Savcılık ifadesinin ardından tutuklanma talebiyle nöbetçi sorgu hakimliğine sevk edilen Aslan, “örgüt üyesi olmak ve yasadışı gösteriye katılmak” suçundan tutuklandı. (Taraf)
—
* Vatan gazetesinde yer alan habere göre; hafta sonu DTP’nin kapatılmasın protesto ederek ev, iş yeri ve araçlara molotof kokteyli atanlara silah çeken üç kişiden biri olan T.G., gözaltına alınmadan önce gazetecilere ilginç açıklamada bulundu.
Geçimini çöpçülük yaparak sağladığını belirten T.G., göstericilere karşılık vermesi için kendisine 500 TL verildiğini iddia etti.
T.G., gazetecilere “Bana verdikleri parayı sen de ver, istediğin adamı rehin alayım” dedi.
Zanlıların ellerindeki tabancanın aynı marka olduğu, kıyafetlerinin de benzer olması dikkat çekti. (ntvmsnbc.com)
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye ya da “Ba’de Harabul Basra”
010 yıl önce Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde Kürtçe klip çekeceğini açıklayan Ahmet Kaya’ya 10′uncu Yıl Marşı okuyarak tepki gösteren ve protestoları tetikleyen Serdar Ortaç, o gün yaptıklarından dolayı pişmanlık duyduğunu söylemiş. Milliyet Pazar’a “O gece linç edilmesinde rol oynadığım için çok pişmanım. Genç ve cahildim”demiş.
Şöyle ki:
Kürt açılımıyla birlikte Ahmet Kaya’nın içinde sizin de bulunduğunuz bir grup tarafından saldırıya uğradığı görüntüler yeniden gündeme geldi. İzleyince neler hissettiniz?
Bu konuyla ilgili ilk cümle: Çok pişmanım. 1999’da bırakın Kürtçe şarkı söylemeyi, yolda Kürtçe konuşulamıyordu bile. Ben de genç ve cahildim. Bence o gece yaşananlarda Ahmet Kaya’nın hiçbir suçu yoktu. Ben Ahmet Kaya’nın konuşmasının ardından sahnedeydim ve bir anda her Türk genci gibi gaza gelip Onuncu Yıl Marşı’nı okumaya başladım. Marşı okuduğum için pişman değilim tabii ki ama zamanlamam çok hatalıydı. Kısacası bence Ahmet Kaya’nın Kürtçe şarkı söylemesine izin verilmeliydi.
Aynı şey bugün olsa ne yaparsınız?
Bugün aynı şey olsa böyle bir tepki asla göstermem. Şimdiki hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor. Bunu anlamamızı gerçekten istiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl onca millet bir arada yaşadıysa, ABD’de o kadar etnik grup bir bütün olabiliyorsa biz de başarabiliriz. Başarmalıyız. Bu konuda son sözüm: Ahmet Kaya’nın o gece linç edilmesinde rol oynadığım için çok pişmanım. Bugün olsa bu tepkiyi asla vermem. Kürtçe şarkı okunmasını destekliyorum ama asla şehit görmek de istemiyorum. Birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekli.
Bunun üzerine bir kaç kelam etmek niyetinde idim. Aklıma gelen ilk şey “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye ya da Ba’de Harabul Basra*” oldu. Yani ki marifet, hakikati yerinde ve zamanında söylemekte idi, hükümetin, gazetelerin, sokaktaki amcaların teyzelerin açılım diye tutturduğu, Mahsun Kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” diyerek Kürt Sorununa değinmeye çalıştığı, Ajda Pekkan’ın bile Kürtçe şarkı söylediği zamanda tey tey teyy diyorum. Nasılsa tehlikeli zamanlar geçti. Eskiden böyle şeyler söyleyenlere, bölücü, terörist, vatan millet sakarya diyenler; şimdilerde böyle konuşanlara aydın, demokrat özgürlükçü falan diyorlar malum. Şu sıralar AB rüzgarıyla da demokratlık, özgürlükçülük pek bir moda falan derkeen baktım yine Milliyet’ten Berrin Karakaş Serdar Ortaç’ın bu açıklamalarını kaale alarak Ahmet Kaya ile hayali bir röportaj gerçekleştirmiş ve bunu Affeder Miydi ? başlığı ile yayınlamış. Hazır yazılmışı varken çok da laf etmeyeyim dedim.
Böyle ki:
Serdar Ortaç’ın Milliyet Pazar’daki itirafına ne diyeceksiniz?
Serdar Ortaç, aynı söyleşide ‘Karabiberim’ klibinde bir kızın göbeğinden zeytin yediğinden de pişman olduğunu, bugün olsa aynı şeyi yapmayacağını söyledi. Bana yaptıklarını da bugün olsa yapmayacağını söylüyor. Benim için Ortaç’ın bu iki pişmanlığı arasında bir fark yok. Bilmem anlatabiliyor muyum? Vicdan başka bir şeydir. Vicdan acısı, karabiber acısına benzemez. Yine o söyleşide kendi tabiriyle, ‘Beste yaparken ilham gelmesi gibi garip hallere’ girebilseydi, anlardı belki.
Siz affettiniz mi kendisini?
Benim derdim hiçbir zaman tek bir insanla olmadı. Benim derdim, Serdar Ortaç’ın öyle olmasının sebepleriydi. O dönem bana haksızlık eden tek insan Serdar Ortaç değildi. Bana değil, insanlarımıza yapılmış haksızlıklar konuşulmalı. Engellenmeye çalışılan temel hak ve özgürlükler konuşulmalı. Türbanla üniversiteye giremeyen insanlar, Hrant Dink’e kurşun sıkan, Orhan Pamuk’a tehditler yollayan zihniyet tartışılmalı. Ben, ölümümle bunların konuşulmasında rol oynadıysam, bundan ancak mutluluk duyarım.
Zaten ölümden korkmadığınızı, cebinizde iki metre kefenle dolaştığınızı söylüyordunuz her zaman.
Kefenimi cebimden, Boğaz’da bir kaldırım kenarında balık ekmek yerken çıkarsaydım keşke. Kefenimi cebimden çıkarmadan önce kızımla Kürtçe bir düet yapabilseydim… Kefenimi cebimden çıkarmadan önce, çok istediğim o filmi çekebilseydim…
“Hani sizin gençliğiniz nerede?” diye sorarsak…
Bu şarkının sözlerini yazan kardeşim Yusuf Hayaloğlu’nun o küçük ama büyük umutlarla dolu odasında… Sözleri alıp elime ağlaya ağlaya ‘İşte bu ilham gelmesi gibi bir şey’le yürüdüğüm yollarda… Deniz’lerin idam sehpasında 15 yaşım… 1 Mayıs 1977’de yanımda yürürken ölenlerin erken yolcu ruhlarında en deli zamanlarım… Hapisteki arkadaşlarına elinden tek geleni yapmakta, şarkılar yazmakta, her şeye rağmen umutla…
O dönemlerden şimdiye baktığınızda, nasıl değerlendiriyorsunuz gelişmeleri?
Gelişme doğru bir kelime mi bilmiyorum. Bunu söylemek için ülkenin doğusunda, oralarda iyi çeken telefondan öte neler var, buna da bakmalıyız. Ajda Pekkan’ın Kürtçe şarkı söylemesinden öte, bir yerlerde hâlâ Kürtçe konuşamayanlara bakmalıyız. Taksici Kürtçe konuştuğu için taksiden inen müşteriye bakmalıyız, özellikle son dönemde Güney’de ve Ege’de ırkçılık var mı, buna bakmalıyız. Benim ölümüm 2000’dir. 2000 yılı coşkuyla karşıladığımız milenyum. Bu bile bir işarettir. Gecikmişliğin işareti de olsa. Tüm bu gecikmişlik, geciktirilmişlikler üzerine yaşanacak değişimlerin elbette ki sancıları da olacaktır. Türkiye, son günlerde yıllar önce tartışması gereken pek çok meseleyi tartışıyor. Yeni sorguluyor pek çok şeyi.
TRT size iade-i itibar için arşivden yasaklı şarkıları çıkarıyor, TRT Şeş Şivan Perwer çalıyor…
Ben hâlâ Fransa’da yatıyorum. Keşke tüm bunlar bu utanç üzerine kurulmasaydı. Ama ‘keşke’ değil söylememiz gereken. Ben buralardan sürgün edileli kaç yıl oldu? Dersim yeni mi akıllara geldi? İlk albümlerimden bir şarkı anlatıyor hepsini: “Titrek bir mum alevinin bıraktığı bulanık is, ve göz gözü görmez bir sis değildik biz. Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla ve tarihle yargıla…”
“Beni ne sağcılar, ne solcular, ne İslamcılar sevmez. Peki kim kardeşim bu kasetlerimi alan 10 binler, konserimdeki 10 binler?” diye sormuştunuz bir söyleşinizde. Buldunuz mu cevabı ?
Sağı solu bir yana bırakıp kalbin, insanlığını, vicdanını dinleyenler… Ben Kürt olmasaydım da Kürtçe şarkı söylemenin savaşını verirdim.
Sürgünü nasıl anlatır Ahmet Kaya, Fransa’daki son yıllarını?
Anadilini konuşamadığın bir ülkeden, dilini bilmediğin bir ülkeye geliyorsun. Rakı yerine adını sanını bilmediğin şaraplarla dost oluyorsun. Dostların aramaz olmuş, kimse hakkında iyi şeyler yazıp çizmez, konuşanlar susar olmuş. Ölüyorsun yavaş yavaş. Memleketimde olsaydım diyorsun. 99 depreminde ablam öldü, canlarım öldü gelemedim. Ölüm budur aslında, çekip gitmek değildir. Gitmen gerekirken gidememektir bir ülkeye.
“Tek suçlu Ortaç değil”
Ahmet Kaya’ya çok büyük bir haksızlık yapılmıştı. Şimdi geç de olsa, hadiseye neden olanlardan birinin özür dilemesi çok önemli. Bunun için Ortaç’ı tebrik etmek lazım. Özür dilemek, hata yaptığını kabul etmek büyüklüktür. Kaya’yı yurt dışına kaçmaya iten tek başına Ortaç değildi. Hoşgörüsüzlüktü. Zamanında verilen tepki cesaret gerektirir. Hava döndükten sonra, açılım ve Kürt sorununa dair hoşgörü devlet politikası olduktan sonra açıklama yapmak daha kolay. Hoşgörülü olmak için ‘doğru zamanı beklemek’ diye bir şey olmamalı. Sanatçı doğru bildiğini her zaman her koşulda dile getirmeli.
Bir de 10 sene önce ne olmuştu ki allasen diyenlere:
10 Şubat 1999 gecesi. Ahmet Kaya, Magazin Gazetecileri Derneği’nin halk oylarıyla belirlediği ‘Yılın Sanatçısı’ ödülünü almayı bekliyor. Sıra kendisine geldiğinde Ahmet Kaya, sahneye çıkıp, ödülünü alıyor. ‘Kafama Sıkar Giderim’ şarkısını söylemek için mikrofonu eline aldığında şöyle diyor: “Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.”
Salonda derin bir sessizlik oluyor. Yükselen protesto seslerine rağmen şarkısını okuyor. Mikrofonu bıraktığında bazı masalardan ‘yuh’ sesleri yükseliyor. Ve Kaya’nın üzerine çatal bıçak yağmaya başlıyor. Masasına güçlükle varabilen Ahmet Kaya ve eşi Gülten Hanım’ın önünde birkaç garson ve sanatçı duvar örmeye çalışıyor. Durumu kurtarmak isteyen gecenin sunucuları, sıradaki şarkıcıyı sahneye davet ediyor, yani Serdar Ortaç’ı. Mikrofonu alan Ortaç, Sibel Can için yazdığı ‘Padişah’ adlı şarkının sözlerini değiştiriyor. “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, padişah değil. Atatürk yolunda tüm Türkiye, bu vatan bizim, ellerin değil” şeklinde okuyor. Ardından 10. Yıl Marşı’nı söylemeye başlıyor. Sahneye çıkan Reha Muhtar, ‘Memleketim’i söylüyor. O geceden sonra çıkan haberlerde, Ahmet Kaya ‘vatan haini’ ilan ediliyor. Haziran 1999’da stüdyosunda Kürtçe şarkısını söyleyip kaydediyor ve o gecenin sabahında İstanbul’u terk ederek, Paris’e gidiyor. Eşi Gülten, kızı Melis’le birlikte…
Kaya, 16 Kasım 2000 sabahı Paris’teki evinde hayatını kaybediyor. Ertesi gün 30 binin üzerinde seveni ve şarkıları eşliğinde Paris’teki Père Lachaise’e defnediliyor.
***
*Ba’de Harabul Basra: Moğolların Bağdat ve Basra’ yı harap etmesinden sonra, halkın bu sözü sıkça söylemesiyle, kalıplaşarak deyim haline gelmiştir. İş işten geçtikten sonra, harekete geçmek için çok geç kalınmış manasında.
Sevdiğim, her dinleyişimde beni etkileyen bir Ahmet Kaya şarkısı bonus:
http://video.google.com/videoplay?docid=1435732550265806251Bu konuyla ilgili ilk cümle: Çok pişmanım. 1999’da bırakın Kürtçe
şarkı söylemeyi, yolda Kürtçe konuşulamıyordu bile. Ben de genç ve cahildim. Bence o gece yaşananlarda Ahmet Kaya’nın hiçbir suçu yoktu. Ben Ahmet Kaya’nın konuşmasının ardından sahnedeydim ve bir anda her Türk genci gibi gaza gelip Onuncu Yıl Marşı’nı okumaya başladım. Marşı okuduğum için pişman değilim tabii ki ama zamanlamam çok hatalıydı. Kısacası bence Ahmet Kaya’nın Kürtçe şarkı söylemesine izin verilmeliydi.
Aynı şey bugün olsa ne yaparsınız?
Bugün aynı şey olsa böyle bir tepki asla göstermem. Şimdiki hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor. Bunu anlamamızı gerçekten istiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl onca millet bir arada yaşadıysa, ABD’de o kadar etnik grup bir bütün olabiliyorsa biz de başarabiliriz. Başarmalıyız. Bu konuda son sözüm: Ahmet Kaya’nın o gece linç edilmesinde rol oynadığım için çok pişmanım. Bugün olsa bu tepkiyi asla vermem. Kürtçe şarkı okunmasını destekliyorum ama asla şehit görmek de istemiyorum. Birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekli.
Minare meselesi…
0Önce hala haberdar olmayanlar için özet:
İsviçre’de yeni minare yapımına yasak getirilip getirilmeyeceğine karar vermek amacıyla düzenlenen referandumda, seçmenler yasağa % 57 oranında evet dedi.
Sonra Bugün gazetesi’nden Gülay Göktürk’ün “Minare neyin simgesi?” başlıklı yazısından derleme:
…”Minare Krizi”ni doğru okumak, minarenin neyin simgesi olduğunu, Avrupa’nın geleceği açısından ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak ayrı bir çaba gerektiriyor.
Ben şu anda Avrupa kamuoyunun yaşadığı ruh halini bizim 90′lı yılların başında yaşadığımız “türban travması”na çok benzetiyorum.
Minare karşıtlarının referandum kampanyası sırasında ortaya sürdükleri gerekçelere şöyle bir bakın:
- Minare zaten Kur’an’da yer almıyor ki…
- Minare dini bir sembol değil, siyasal simge.
- Minareler kabul edilirse arkasından ezan gelecek… Sonra da Şeriat devleti…
Bütün bu argümanlar ne kadar tanıdık değil mi? Bizdeki türban tartışmaları da yıllar yılı aynı argümanlar etrafında dönüp durdu. Sonuçta türbanın neyin simgesi olduğunda hâlâ da anlaşamadık.
…
Avrupalı Müslümanlar 60′lı yıllardan farklı olarak, artık Avrupa kamusal alanında kendilerini gizlemeden ve farklılıklarını görünür kılarak var olmak istiyorlar. Bugün ortaya çıkan “çatışma noktaları”na baktığımızda bunu açıkça görebiliyoruz. Mesela geçmişte kızının mayo giymesini istemeyen dindar aile, bu çelişkiyi çocuğa rapor alıp jimnastik dersine sokmayarak halletmeye çalışırdı. Şimdi, kızının dinine uygun kılıkla havuza girme hakkı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyor.
Eskiden dinini, gelenek ve göreneklerini kendi kendine, pek de göstermeden yaşarken şimdi orucuna, namazına, bayramına saygı istiyor. İş yerinde ibadet yeri, helal etli yemek garantisi, Ramazan’da iftar molası talep ediyor.
Bu karşı karşıya gelişlerde bazen çatışma bazen de pazarlık yaşanıyor. Mesela, şehrinde art arda inşa edilen camilerden rahatsız olan Avrupalı, Müslüman göçmenle pazarlığa giriyor: “Cami yapıyorsun, bari minaresiz yap.” Ama Müslüman göçmen uzlaşmıyor. Diktiği minareleri, o toplumdaki varlığının meşruiyetinin simgesi olarak görüyor ve tam tersine minareleri daha da yükseltmeye çalışıyor. “Beni görmezden gelemezsin, beni yok sayamazsın; ben de dinim de burada, senin yanı başındayız” demeye getiriyor.
Bu, Avrupalı’nın 60′lı yıllardan bu yana sürdürdüğü göçmen politikasına; yani “burada yaşayacaksan, bana benzemeye çalış” politikasına karşı bir başkaldırı elbette ve sanırım kaçınılmaz bir başkaldırı… Farklı kültürlerin bir arada yaşayabilmesi, bir tarafın kendini inkâr etmesi ya da gizlemesi temelinde yürüyebilecek bir şey olabilir mi? Böyle olursa sağlıklı bir toplumsal yapı doğabilir mi? Öte yandan, “ev sahibi” Avrupalı’nın da bu başkaldırıdan huzursuzluk duymaması düşünülebilir mi?
Aslında bu bizim 90′lı yıllarda yaşadığımız sürece çok benzer bir süreç. Bizde de “laikçi” elitlerin korkuları, “Eyvah, kuşatılıyoruz; yaşam tarzımız elden gidiyor” paranoyaları, kamu alanındaki görünürlükle birlikte başladı. Dindarlar daha çok kendi köşelerinde yaşarken, kamu alanına pek çıkmazken; çıktıkları zaman da “oldukları gibi” değil, modernitenin kabul sınırlarını gözeterek ve kendilerini bu sınırlara uydurmaya çalışarak çıkarken, 90′lı yıllardan itibaren farklı davranmaya başladılar. “Ben buyum, beni olduğum gibi kabul etmek ve kamu alanında bana da yer açmak zorundasın” dediler. Zaten kıyamet de o zaman koptu.
Şimdi, aynı şekilde Avrupalı Müslümanlar da diktikleri minarelerle yaşadıkları ülkelerde kamusal alanda görünürlülük kazanmaya çalışıyor; buradan ilerleyerek kamusal alanın sınırlarının yeniden çizilmesini talep ediyor.
Nilüfer Göle’nin dediği gibi, “Bugün artık Avrupa için söz konusu olan, İslami farklılığın tanınması ya da tanınmaması değil; tam tersine ikisi için ortak bir mekanı, kültürel havzayı yeniden düşünmeye, yeniden oluşturmaya ve çatışma üzerine kurulu diyaloğun dışına çıkmaya gücünün ve kabiliyetinin olup olmadığıdır.” (İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa)
Yine Göle’nin deyişiyle, tartışmanın bu denli ıstıraplı ve duygu yüklü olması, Avrupa kimliğinin sorgulanmasının, onun ‘saflığı’ düşüncesinden vazgeçmeyi gerektirmesinden kaynaklanıyor.
“Saflık” ve “bozulma” kaygıları alt edilmeden kolay kolay aşılabileceğe de benzemiyor.

Soru: Sevgili Sivilay Abla, ben Proktır & Gambıl firması, Deterjan Kategori Müdürü’yüm. Piyasaya sürdüğümüz deterjan markamızla, ev hanımlarına lekesiz temizliğin gücünü her fırsatta gösteriyoruz. Fakat yaptığımız tüketici araştırmalarının sonuçları gösteriyor ki: lekesiz temizlikte her ne kadar başarılı olsak da, psikolojik nedenlerle, ev hanımlarının yüzde 8,4’ünü çamaşırlarında hiç leke kalmadığına bir türlü inandıramıyoruz.