mehmet nur olcay

mehmet nur olcay

(orum, azı)

Bu kullanıcı hakkında profil bilgisi eklenmemiş

Ana sayfa: http://miskinkedi.net

Jabber/GTalk: mnurolcay@gmail.com

mehmet nur olcay tarafınfan eklenenler

“Aydın despotluğu ve Atatürk”

0

Akşam Gazetesi’nden Burcu Bulut’un Prof. Dr. Mete Tunçay ile yaptığı röportajdan bazı bölümler:

-  Atatürk’ün 1930′da Fethi Okyar’a ‘Bugün gözlerimi kapasam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır’ dediğini söylüyorsunuz. Diktatör olduğunu mu düşünüyordu?

Tabii Atatürk bunu bir özeleştiri şeklinde söylüyor. Diyor ki ‘Ben askeri mektepte talebeyken ‘Abdülhamit istibdadına karşı ne yapabiliriz’ diye düşünüyorduk, bugüne geldik, şimdi ölsem arkamda bırakacağım bir diktatörlük manzarası olacak.’ İşte bu bir çeşit başarısızlığın itirafıdır. Atatürk, çoğulcu demokratik bir sistem kuramamış olmanın acısı içindeydi.

-  Öyle diyorsunuz ama Atatürk o günün şartlarında modern bir Türkiye yaratmaya çalışmamış mıydı?
18. yy’da Fransızlar tarafından ‘Enlightened Despotism- Aydın despotluğu’ kavramı ortaya atılmıştır. Aydın olduğunu düşünen birtakım insanlar, halk için neyin iyi olduğunu sadece kendilerinin bildiğini düşünerek, halkı baskı altında tutmuşlardır. Rus Çariçesi Katerina’dan Prusya Kralı Friedrich’e kadar… Mustafa Kemal de aydın despotizm modeline girebilecek insanlardan biriydi.

-  Yani Atatürk’ü ‘aydın despot’ olarak nitelendiriyorsunuz…
Mesele bu konuya eleştirel bakabilmek. Zamanında ‘her söylediği hikmettir’ diye kabul edilip, yüceltildi. Bu doğru değildi, bunu söylüyorum. Atatürk diktatör olabilir ama öncelikle zeki bir insandı. Ne olduğunun farkındaydı ve bundan da bir üzüntü duyuyordu. İstiyordu ki, hem toplum onun uygun gördüğü şekilde çağdaşlaşsın hem de bunu benimsesin. Diktatörlük etmesine gerek kalmasın. Bu açmazıydı.

…Mustafa Kemal halka karşı, halka rağmen, halk için mücadele ediyordu…, hiçbir zaman halkla birlikte olmadı. Osmanlı orduları uzun zaman yenildi. Trablusgarp Savaşı, Balkan Harbi, 1. Dünya Savaşı… İlk defa Kurtuluş Savaşı’nda Ermenilere ve Yunanlılara karşı başarı kazanılması Mustafa Kemal’e büyük bir prestij sağladı. O da bundan yararlandı. Daha sonraki yıllarda o prestijin ne kadar aşındığını bilemiyoruz.

-  Türkiye’de dine olan bakış açısı nasıl?
Türkiye’de din, devletin denetimi altında. Bu hiç kimseyi memnun etmeyen bir durum. Mesela İmam Hatipler’de, şimdi öyle mi bilmiyorum ama kitaplarının başında Atatürk’ün portresi ve en büyük Müslüman Atatürk yazılıydı. Bu doğru değil tabii. Çünkü bana ‘deist’ gibi geliyor. Diğer yandan Prof. Şükrü Hanioğlu ‘ateist’ olduğunu düşünüyor. Tanrıyı reddetmek yerine Atatürk’ün ‘herhalde bir Yaradan var’ inancı içinde olduğu kanısındayım.

- Günümüz Kemalistlerini geçmiştekinden çok daha dogmatik gördüğünüzü söylüyorsunuz. Hatların bu denli keskinleşmesi neden?
Günümüzde Kemalist olmak zorunluluğu yok buna rağmen Kemalist olmayı seçenler eskisine nazaran daha sivriler. Bir kere orduya güveniyorlar. Orduda biliyorsunuz, Mustafa Kemal kültünün temsilcileri var. Harbiye’de ‘Atatürk içimizde’ diye bağırıp, çeşitli törenler yapılıyor. Esasında bütün bunlar bana da başlangıçta doğal geliyordu. ‘Adet böyle’ diye düşünüyordum. Bunların yapaylığını ve yanlışlığını fark etmem bir hayli zamanımı aldı.

- Nasıl fark ettiniz?
1960′lı yıllarda çok sevdiğim arkadaşım felsefe hocası Prof. Nusret Hızır’la bir toplantıdaydık. Bulunduğumuz yerde bir kürsü, üzerinde Türk bayrağı, yanında da bir Atatürk büstü vardı. Kalkan Atatürk büstünün karşısına geçip, heykelin önünde selam veriyor. Sonra konuşmasını yapıyor. Nusret Bey de bunu yapınca, ‘bu işte bir pislik var’ diye tedirginlik duydum. Olacak şey değil! Biz putperest miyiz, kilisede miyiz? İsa heykeline gösterilen saygı gibi bir saygı gösteriliyor. Tabii askeri darbelerle bunu çok abarttılar. Bir sürü de yalan söylediler.

 

Bir Ulusalcı Nasıl Düşünür?: Seküler Milliyetçiliğin Zihin Haritası

0

KitapHaber‘den Talha Dereci’nin yazısı:

Ufuk Kitap’ın Türkiye’yi Okumak adlı serisinin üçüncü kitabını Ferhat Kentel’in önsözünü yazdığı Selma Şevkli’nin “Bir Ulusalcı Nasıl Düşünür? / Seküler Milliyetçiliğin Zihin Haritası” adlı kitabı dolduruyor. Selma Şevkli psikoloji bölümünde lisansını tamamlarken (Hacettepe Üniversitesi) yüksek lisansını da Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler üstüne yapmış, ABD’de sosyal bilimler ve özel eğitim alanlarında eğitim görmüş biri. Kitabın içeriğini de konu bakımından dikkate değer ve fikrimce alanında akademik çalışması nadir bulunan bir alandan seçmiş; bir ulusalcının “neleri nasıl konuştuğu”nun analizi. Aslında çoğumuzun bildiği ama akademik camiada veya sosyal bilimlerde tam olarak tanımlanmamış ve “ulusalcı” olarak nitelendirdiğimiz bu toplulukların hayata bakış açıları, üslupları, belirli konulardaki görüşleri saha çalışması metodu ile analiz edilmeye çalışılmış. Süreç içerisinde en küçüğü 21, en büyüğü 72 yaşında olan, Bostancı, Alibeyköy, Şişli, Çapa, Bakırköy, Beşiktaş, Bahçeşehir semtlerinden 17 kişiyle (akademisyen, işletmeci, yönetici, emekli, üniversite öğrencisi, mühendis, öğretmen, radyo programcısı, grafik tasarımcısı) bizzat görüşülerek bu kişilere bazı sorular soruluyor. Saha çalışması olması ve bizzat birinci ağızdan örnekler ile çalışmanın şekillendirilmesi eserin okunabilir ve gerçekçiliğini, inandırıcılığını göstermesi açısından önemli.

Daha önce de belirttiğim gibi ulusalcı kavramı (Türkiye’deki örnekleri bakımından) daha henüz tam anlamıyla tanımlanmadığı için yazar öncelikle; milliyetçilik, sekülerizm, laiklik ve kutsallık kavramlarını açıklayarak en sonunda seküler milliyetçilik kavramını ortaya çıkartıp ulusalcı kavramını bu şekilde tanımlıyor. Bu tanımdan yola çıkarak, kitaptaki örneklerle bu tanımı harmanlayıp yukarıdaki belirtilen kavramlar ile birlikte analiz edildiğinde ulusalcı dediğimiz kişilerin birtakım özellikleri ortaya çıkıyor. Keskin çizgileri olmamak kaydı ve değişilebilirlik olasılığını da düşündüğümüzde ulusalcı profili şu şekilde tanımlanabilir; azınlıklara karşı “alerjisi” olan (özellikle Kürt ve Ermenilere), anti-emperyalist, bir takım kavramları fazlasıyla kutsallaştıran/tabulaştıran (bayrak, vatan, Atatürk, cumhuriyet, Anıtkabir, İstiklal Marşı), sürekli tedirginlik ve endişe içinde olan, kendisi gibi düşünmeyeni ötekileştirmiş hatta bunu da aşıp onlara yaşam hakkı bile tanınmamasını düşünen, kendisi ile karşıt görüşteki insanları özellikle üstte belirtilen “kutsal” konular hakkındaki fikirlerinden dolayı “vatan haini, gerici, şeriatçı, yobaz, cemaatçi, AKP’ci, koyun sürüsü, türbanlı, çarşaflı, beyni yıkanmış” gibi kelimelerle tanımlayan, Kemalizm’i siyasi (ve kimi zaman dini) anlamda bir ideoloji olarak gören topluluklar. Şüphe yok ki bu toplulukların diğer özellikleri cumhuriyet mitinglerine ya katılmış ya da desteklemiş, Ak Parti’den ne yaparsa yapsın nefret eden, büyük çoğunluğu CHP’ye oy vermiş, CHP’den umduğunu bulamayanların MHP’ye oy verdiği ve çok az bir bölümünün de TKP, İP gibi partilere oy vermiş topluluklar.

Kişilerin sorulara verdiği cevaplara geçmeden önce bu “zihniyet haritasının” başlangıç yerinden, olayın kökünden biraz bahsetmekte fayda var. Bu olayın başlangıcını Türkiye’nin modernleşme/batılılaşma sürecine kadar indirgemek yanlış olmaz. Lakin milliyetçilik kavramının Türkiye’deki tarihsel gelişimini ele aldığımızda en yoğun yaşanılan ve ilk adres olarak gösterilebilecek dönem cumhuriyetin kuruluş yılları ve tek parti dönemidir. Devletin resmi ideolojisi olan Kemalizm’in alt yapısını oluşturan bu toplum mühendisliğinin amacı tektipleştirme, resmi ideolojiye “itaat” edecek aynı düşünen insanlar yetiştirme ve bir “milli” kimlik (Türk) inşa etmek. Bu inşa sürecini kabaca 3 dönemde anlatmak mümkündür. Birinci dönem, Atatürk’ün Samsun’a çıkışından cumhuriyetin kurulmasına kadar ki dönemde milliyet/millet kavramı daha çok Müslümanlık üzerinden tanımlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin “küllerinden doğan” yeni bir oluşumun bu yönde ilerlemesi ve kendini bu şekilde tanımlaması normaldir. Meclisin dualarla açılması, mecliste tarikat mensuplarından din adamlarına kadar geniş kesimden “dini vasıflı” kişilerin bulunması, Atatürk’ün İslam, halife ve peygamber hakkında yapmış olduğu çeşitli söylemler bunu destekler niteliktedir. Yani bu dönemde dini karakter baskındır. İkinci dönem, ki bunu da cumhuriyetin kuruluşundan Büyük Buhran’a kadar uzatabiliriz, bu dönemde dinden bir anda ciddi ve büyük çapta bir “kopuş”, “uzaklaşma” görülür. Bunun yerine Türk kavramı daha ön plana çıkartılır. Dinin camilerde, sokakta, gündelik hayatta yer almasındansa gönüllerde yaşanması daha “makbul” görülür. Bu dönem “batılılaşma” uğruna “geleneklerden” vazgeçildiği/vazgeçilmeye zorlanıldığı dönemdir. En büyük gelenek olan din de bu dönemden fazlasıyla nasibini almıştır. Medreselerin kapatılmasından kılık kıyafet değişikliğine varan ve dinin sosyal, siyasal hayattan uzaklaştırıldığı bu dönemde “Türkçe konuş daha fazla konuş” gibi sloganlar eşliğinde Türk ırkının yüceltilmesi ve her iyiliğin, ilklerin altında Türk ırkının bulunduğunun anlatılması bunlara örnektir. Bu dönem sekülerizmin ortaya çıktığı dönem olarak da nitelendirilebilir. Kemalist inşa sürecinin son aşaması ise; 1929-1938 (1945’e kadar da uzatılabilir) arası olarak söylenebilir. Bu dönemde Türk kavramı daha da ön plana çıkartılmıştır ki dönemin dünyadaki örnekleri de dikkate alındığında milliyetçilik kavramının fazlasıyla abartıldığı ve ırkçılığın konuşulduğu, zihinlere yerleştirildiği bir dönemdir. Kafatası ölçümleri, safkan Türk ırkı oluşturma ve özelliklerini belirginleştirme, Türk kanının yüceltme bunun göstergesidir. Bu toplum mühendisliğinde hiç şüphe yok ki en temel araç eğitimdi. Türk milli eğitim sisteminin bu inşa sürecinden geçen, yıllarca bu sistemle büyüyen ve “gözünü açamayan” içinde bulunduğu durumun farkında olamayan bu nesillerin bir analizi bu kitap.

Bu zihniyetteki nesilleri bilmeyenler okurlar, kişilerin sorulara verdikleri cevapları okudukça hayli şaşıracaklardır şüphesiz. İşte “ulusalcı” dediğimiz bu kişilerin bazı görüşleri şunlar;

“Ben Türklüğümden çok memnunum, nüfus kağıdımdan İslam’ı sildireceğim, İslam’ı kabul etmiyorum. Türk’üm yazdırmak en güzeli.”

“Cumhurbaşkanının eşinin türbanlı olması beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Başörtüsü değil de beni dışarıda böyle temsil etmesi çok yanlış. Dışarıda terörist zannediyorlar direkt.”

“Benim yanımda başörtülü bir insan üniversiteye giremez. Köküne kadar karşı bir insanım. Şişli’de bayrağa saygı duyup AKP’ye oy veren kesim de oradaydı. Ve ben o insanlarla yan yana durmak istemediğim için gitmedim ve evde oturup ağladım.”

“Din üstüne kurulu bir devlet olmaya başlıyoruz. Halifelik geri getirilmeye çalışılıyor. Yurt belli yerlerde gizli anlaşmalarla satılıyor.”

“[Ordu] Hemen [darbe] yapsın, 3 senedir yalvarıyorum. Dün de dedim, yapsın, caddeye çıkıp göbek atacağım. Çarşaflıları getirip sahile salıyorlar. E-muhtıra dediler heyecanlandım, fos çıktı. Türkiye bütün başörtülü oldu. Artık bizler azınlığız. Hastanelere bile girdiler. Bir sürü koyun sürüsü.”

“Atatürk’ten sonra hepsi vatanı sattı. Ecevit dahil zaten çoğu mason. Kürt olsam, başka şansım yok PKK’lı olurdum ama neden empati kurayım ki o benim düşmanım. O, şartlar ne olursa olsun o hatayı yapmış bir kere, artık düşman, düşmanla empati kurulmaz. Suçsuz bile olsa vururum.”

“O zamanlardan bu zamana ileriyi gören bir insan. Hani diyorlar ya İsa dönecek gelecek, keşke onun yerine Atatürk dirilse de gelse.”

“Beni dünya standartları ilgilendirmiyor, Türkiye’de olamaz! Bence başı kapalı olan, sakalı olan, çarşaf giyen üniversiteye giremez, liseye de giremez. Bence eğitim de almamalı. Devlet dairesinde çalışamaz. Dine de karşıyım, türbana da toptan.”

“Benim için Türklük kavramı tehlikede. Çünkü çok fazla dinle paralel anılmaya başladı. İnsanlar artık Türk değil, Müslümanlar ama Türk diyorlar. Benim Türklüğümün hiçbir parçasını Müslümanlık oluşturmuyor. … Müslümanlık da zaten Türklerin zorla kabul ettiği bir şey. Zorla oldu bu. Türkler normalde güneş tanrısına inanıyorlardı. Türklük kavramının yanında dini kabul etmiyorum.”

“Benim için milli kimliğim daha ön planda. Milliyet çok daha önemli. Din zaten benim için ikinci planda. İslamiyet olduğu için daha da geri planda. Belki Hristiyan olsaydım din meselesine bu kadar takmazdım.”

Bu ve buna benzer bir sürü görüş var kitapta. Türkiye’deki demokrasiyi “fazla” hatta “iki numara büyük” bulan, başörtülüler karşısındaki nefretten dolayı “şeriatı darbeye tercih eden” ve “darbe olsun yeter ki şu pislikler temizlensin” diyen kimliğindeki din yerine Türk yazdırabilecek noktaya gelen kişiler bunlar. Şüphesiz ki bir genelleme yapmak uygun düşmez. Lakin ezici büyük bir çoğunluğun bu görüşlerde olduğunu ülkemizdeki birçok kişi bilmektedir. Bu durumun siyasal ve sosyolojik analizlerini bu gibi örneklerle analiz etmeye çalışan Selma Şevkli’nin bu kitabı ciddi manada alanının temel eserlerinden biri niteliğinde. Mutlaka okunmalıdır.

Bir Ulusalcı Nasıl Düşünür?: Seküler Milliyetçiliğin Zihin Haritası 
Selma Şevkli 
Ufuk Kitap

Cihan Aktaş’la İran Sineması Üzerine

0

Dünya Bülteni’nden Ahmet Sezer’in Cihan Aktaş ile İran Sineması üzerine yaptığı röportaj:

İran sinemasının temel özellikleri hakkında bilgi verir misiniz?

70′lerdeki Türkiye sinemasına çok benziyor. En az 80 senelik bir sinema deneyi var geride.  Bir tarafta sosyal gerçekçi filmler, diğer tarafta melodramlar ve bir tarafta da mütedeyyin insanların büyük tepki duyduğu müstehcen filmler var. Bunların yanı sıra Kiyarüstemi ve Söhrab Şehisales gibi yönetmenlerin filmlerinde gelişen entelektüel sinemayı da ihmal etmemeliyiz. Sosyal gerçekçi sinema ciddi bir kültürel altyapıya sahip. Ferruh Gaffari, İbrahim Gülistan ve Feridun Rehnema’nın başlattığı Üçüncü Cephe sinema hareketi hem toplumcu hem de entelektüel sinemalar için bir arka plan oluşturuyor.

Hepsinin yanında da İran devriminden sonra oluşacak dini/devrimci sinema akımı için bir ön hazırlık anlamına gelecek Ayat film şirketi etrafında toplanan genç sinemacıların çabalarından söz etmek gerekir.

79 İran devrimi İran sinemasını nasıl etkiledi?

Yeni İran Sineması’nın tarihinden söz ediyorsunuz sanırım. Her şeyden önce pek çok kimse ve çevre dini bir devrim gerçekleştirmiş bir ülkede sinemanın geleceğine pek de iyi gözle bakmıyordu. Ancak Ayetullah Humeyni sürgünde bulunduğu Paris’ten döndüğü günden itibaren sinema konusunda hep olumlu mesajlar verdi. Bu mesajlar İslam ve sinema arasında kurulagelmiş bağlantılara aykırıydı çoğu zaman.  Devrimden sonra birkaç yıl sinema alanında bir belirsizlik vardı. Hangi filmler sinemada gösterilir, hangisi gösterilemez devrimimizin ilkeleri açısından, gibi bir kaygıyla 1983′te bir film ve sinema şurası kuruldu. Yeni politikalar, daha önce yabancı filmlerin, Hollywood sinemasının zayıflattığı düşünülen yerli sinemayı güçlendirmeye dönük olarak oluşturuluyordu. O yıllarda Kültür ve İrşad Bakanı olarak görev yapan -90′lı yıllarda reformist hareketin liderlerinden biri olarak tanınacak olan- Hüccetülislam  Hatemi, sinemanın faaliyete geçmesini sağlayacak altyapının tesisinde  büyük role sahip. 1983 yılında etkinleşmeye başlayan Fecr Film Festivali yapımcılara ve yönetmenlere güç kazandırdı, onları çalışmaya teşvik etti. 1984 yılında Farabi Sinema Enstitüsü’nün kurulması ve bu kurum bünyesinde uzman bir ekibin sinema için planlamalar yapmayı üstlenmesiyle, devrim sonrası sinemasının gerçekleşmesi alanında sürdürülen altyapı çalışmalarına önemli bir aşama gerçekleşmiş oldu. Sonrasını tahmin edebilirsiniz. Yeni sinemanın ilkeleriyle uyumlu çalışan Mehrcuyi, Kiyarüstemi, Kimyayi, Rahşanbeni-İtimat gibi yönetmenler çalışmaya devam ettiler. Mahmelbaf, Mecidi, Hatemikiya gibi yeni sinema dalgasını oluşturacak genç yönetmenler 80′li yılların ikinci yarısında deneysel çalışmalarını sürdürdüler.

1997 İran Sineması ve günümüz İran Sineması birbirinden hangi noktalarda ayrılıyor? Bazı değerler artık gözardı mı ediliyor?

Aslında ikisi de yeni İran sineması içinde yol alıyor, bir kopukluk yok, belki dağılma ve çeşitlenmeden söz edebiliriz. 1997 sineması daha bir başlangıç ilkeleri konusunda titizdi. Dünyada bir dalga oluşturan bir sinemaya özgü heyecanın zirvelerinde bulunuyordu yönetmen ve oyuncular.

Gişe önemsense de filmin kalitesi daha bir önceleniyordu sanki. 2000′li yıllarda sinemada gişeye dönük filmler yapma eğilimi daha bir belirginlik kazandı gibi geliyor bana. Yeni sinemanın en azından ilk on beş yılında, Hollywood sinemasına bir mesafe koyma tutumu belirgindi. Şimdilerde gişede başarılı olan yönetmenlerin filmlerinde Hollywood etkisi bir hayli belirgin… Şiddet sahneleri konusunda da eskisi kadar titiz davranılmıyor ayrıca.

İran Sinemasının yalın ama derin dilini, Aşk, acı ve mutluluğu abartısız işlemesini neye bağlıyorsunuz?

Çok daha derin sebeplerden, derin kültürden söz etmek gerekir her şeyden önce. Bu nedenle de İran sinemasıyla ilgili kitabıma “Şark’ın Şiiri’ ismini verdim. Sıradan olandaki mucizeye yönelen hassas bir bakışı var İranlı yönetmenlerin. Bu bana kalırsa sanatın hayatın içinde bulunması, hayatın sanatlaştırılmasıyla ilgili tabii bir bakış. Yani Hafız kütüphanede rafta kitabı bulunan bir şair değil de bindiğiniz taksinin şöförünün dilinden mısralarını dinlediğiniz yaşayan bir şair. Furuğ’dan söz ettiğinizde insanlar kimden söz ettiğinizi anlıyorlar. Ferşçiyan resimlerine her duvarda rastlayabilirsiniz. Güzel olanı görebilmek, sözün güzel ifadesi, hayatın içine katılan teatrallik… Tahran’da dolaşırken açıklık alana, caddeler ece otoyollara bakan sağır duvarların resimlerle kaplandığını görürsünüz. Bu resimlerin hepsi başarılı olmasa da bir güzelleştirme çabasına  karşılık geliyorlar.

Bu bağlamda bir gözlemimi anlatayım. İmam Humeyni Hava Alanı’nda bir yolcu bekliyordum, çıkıştaki cam kapların önünde. Kapının hemen kenarında taş bir saksı içinde çok güzel yapraklı çiçekler vardı. Birileri geldi gitti, on beş dakika içinde saksının yanında geçerken sayısız insanın durakladığını ve çiçeği incelediğini  gördüm.  Görmeden ya da öylece göz atarak   geçmediler.

İran dünyada dışlanan bir ülke olmasına rağmen iyi bir sinema dili oluşturdu, bunu neye bağlıyorsunuz? Ayrıca neden bu sinema özellikle dramatik eserler üretiyor, İran’da örneğin bir komedi filmi çekilebilir mi?

Aslında komedi filmleri çekilmiyor değil, ancak benim ilgi alanıma girmiyorlar. Ama çok ünlü komedyenleri var ülkenin, Ekber Abdi, Mehran Müdüri, Cevad Rezaviyan gibi.  Müdüri’nin “Acı Kahve” ismiyle yaptığı dizi hâlihazırda İran’da bir mizah fenomeni. Üstelik  “kara mizah” tarzında çekilen  “Acı Kahve” devlet televizyonunun çatısı dışında gerçekleştiği halde dağıtımını sağlayarak halkın ilgiisni çekmeye devam eden ilk yapımdır İran’da.

Tabii devrimden sonra yeni bir sinema dili oluşturmaya dönüktü sinema politikaları ve star sisteminin yerine de yönetmen sinemasının gerçekleşmesi hedefleniyordu. Yönetmenler başlangıçta en azından komediyi tercih etmediler. Bu alanda örnek başlangıç için ağırlıklı olarak İtalyan yeni gerçekçi sinemasıdır. Dolayısıyla da yeni sinemanın paradigması asıl olarak yeni gerçekçi sinemanın özelliklerini gösteriyor. Bu özellikler elbet henüz savaş içinde olan, sürekli cephelerden gelen şehitler için cenaze törenlerinin düzenlendiği, ağıt ve mersiye seslerinin öne çıktığı bir dönemin sosyal yapısı ve ruh haliyle de uyuşuyor.

Giderek bir çeşitlenme ortaya çıktığını belirtmiştim. Mesela Tehmine Milani “Başka ne haber?” filmiyle komedi yapmayı daha 90′larda denedi. Daryuş Mehrcuyi ise üslup sahibi bir yönetmen olarak daha 80′lerin başlarında “Kiracılar” filmiyle komedi alanına adım attı.

Mecid Mecidi filmlerini nasıl buluyorsunuz?

-Mecid Mecidi filmlerini yazılarıyla Türkiye’ye ilk kez tanıtan, onunla ilk kez röportaj yapan Türk yazarım sanırım. Röportaj 2000′lerin başlarında Dergah dergisinde yayınlandı. 2006′da da kendisiyle birlikte İstanbul’da düzenlenen Doğu Konferansı’nın bir toplantısına ve ardından da 9 Eylül Üniversitesi’nde Mecidi Sineması üzerine gerçekleştirilen bir etkinliğe katıldık. Değerli, özgün bulduğum bir yönetmen Mecidi. Yerliliğinin farkındalığıyla evrensele açılan bir sineması var. Belirgin temaları olmadan bir yönetmenin “sineması” olma kolay kolay.  Mecidi hayatın sürprizlerine ve inancın mucizelerine inanıyor. Bununla birlikte “mistik” bir yönetmen sayılmaz. Şimdilerde Hz. Muhammed (s.a.v.) ‘in çocukluğunu konu alan filmini çekmeye başladı. Böyle bir filmi de ancak Mecidi yapabilirdi diye düşünüyorum.

İran Yeni Dalgası nasıl doğdu? Bugünün İran Sinemasını nasıl etkiledi?

Yukarıda yer yer değindim. İran Yeni Dalgası, devrim şartlarında, devrimin ilkeleriyle uyumlu bir sinema kurma çabasının bir ürünüdür. Elbette kökleri neredeyse yüz yıl öncesine uzayan bir sinemanın tecrübesi de var arkasında. Ama yeni, farklı bir dalga oluşturma isteği, iradesi de var. Devrimin çalkaladığı toplumda öne çıkan yeni dinamiklerin belirleyeceği bir istikamete sahip olmuştur yeni sinema. Her şeyden önce dini nitelikli devrimin rehberi Ayetullah Humeyni, yeni bir sinemanın oluşumunu destekliyor, sinemanın önemine inanıyordu. Bu, hem laik hem de dini zihinlerde mevcut ayetullahların sinemaya yönelik yaklaşımlarına ilişkin izlenimlerden çok farklı bir örnek. Devrimin ardından bir kısım ulemanın olumsuz yargıları sürse de Ayetullah Humeyni sürgünde bulunduğu Paris’ten döner dönmez yaptığı ilk konuşmada sinema üzerine olumlu görüşler ifade ederek, geçmişte dindar halkın sinema salonlarından uzak durmasına sebep olan  niteliklerinden arındırılmış yeni bir sinemanın kurulmasının önemine duyduğu inancın altını çizdi. Batılıların kendi değerlerini yayarken yaptığı gibi devrimin değerlerinin ihracının zorla, kaba kuvvetle gerçekleşeceğini düşünen meslektaşlarını uyaran Humeyni, sinemanın ideolojik propaganda aracı olarak kullanılmasına karşı tutumuyla da sinema politikalarını etkilemiştir. Sinema sahici anlamda sinema olursa, söylemek istediğini de iletir, diye düşünüyordu. Kalplerinde maraz olmayan yabancıların devrimin gerçeklerini görmeleri için filmler çekilmeli, festivaller ve fuarlar düzenlenmeliydi. Şer’i ve örfi çerçeveler içinde ve İslami kültürü besleyecek yeni bir sinema anlayışı geliştirilmeli, bu anlayışı mümkün kılacak bir altyapı ve ve ortam oluşturulmalıydı.

Ulemanın onayıyla da sinema devrimden sonraki yılların en canlı ve faal sanat alanı haline geldi.  Sinema elbet pahalı bir sanat.  Devlet Farabi Kurumu kanalıyla genç sinemacılara destek verdi. İlk aşamada sinemacılara araç, hammadde ve uzman temini yoluna gidildi. İkinci aşamada uzun vadeli planlarla sanatsal ve nitelikli bir sinema için hazırlıklar başlatıldı. Sinemacıların eğitildiği kurslar açıldı. Geçmiş sinemacıların etkisinden bağımsız bir sinemaydı hedeflenen, ancak isimleri devrimin hedefleri bakımından olumsuz çağrışımlara yol açmayan yönetmenler ve oyuncular da işbirliğine davet edildiler. Yeni sinemada yetişen yönetmenlerin ilk ürünlerini ortaya koymaya başladığı 1987 yılı, bu hedefin epeyce yakınlaştığı ve inandırıcılık kazandığı bir tarih olarak gösteriliyor. (Bu tarihten sonra yönetmenlerin değerli filmlerinin kaliteli sinema salonlarında gösterimini öncelemek üzere filmler derecelendirildi. Böylelikle de yönetmenler gişeye göre değil de nitelikli filmler yapmaya teşvik edildiler.)

Üçüncü aşama teknolojide gelişmenin estetik recrübenin ve kültürel akımları tanımanın amaçlandığı “niteliksel gelişme dönemi” olarak tarif ediliyordu. Batı sinema ekollerinin taklitçisi olmamak, maddeci bir bakışla hareket etmemek, söylenecek sözün dinsel göndermelerinin şekli ve içeriği… gibi hususları dikkate alan bu aşamada “dini sinema” nasıl tanımlanabilir sorusu da tartışmaya açılmış oldu.

Biraz açar mısınız?

Tabii, hâlâ devam eden tartışmalar bunlar. Kimilerine göre “dini sinema” sadece dini diye bildiğimiz konuları işlemeli, kimileri ise bu ayrıma karşı çıkıyor, hayatın her alanında dinin ilgilendiği sahne ve durumların mevcut olduğunu söylüyorlar. Kimileri de devrimci mesajlar veren ve halkın sorunlarıyla ilgilenen, sosyal adalete vurguda bulunan sosyal gerçekçi filmlerin pekala dini sinema kapsamında değerlendirilebileceğini söylüyor. Kimilerine göre İran’da çekilme imkânı bulan her film kendiliğnden “dini” olacaktır. “Dini sinema” şeklindeki ayrım, hayatın bazı alanlarının dini, bazılarının ise ladini olduğunun onayı anlamına gelmez mi… Bu konudaki tartışmalar ideal sinemayı nasıl nitelemek gerektiği sorusuna dönüyor. Önce “dini sinema” olarak adlandırılmak istenen sinema giderek “irfani”, “mânâ” ve nihayet “hakikat ve adalet” sineması olarak adlandırılmaya başlandı.

İran Sinemasında özellikle hayat ve ölüm temaları neden önceliklidir?

Sanatın ilgilendiği temel konular da öncelikle yaşam ve ölüm değil midir… Aşk, ayrılık ve yoksulluk da öteki önemli başlıklar.

Yine de İran sinemasında yaşam ve ölüm temaları baskın bir şekilde öne çıkıyor gibi görünüyorsa, bunun sebebi önce devrim, ardından da Irak savaşı sırasında yaşananlar olmalı. Devrim sırasında insanlar Şah’ın askerlerinin açtığı ateşte öldüler. Ardından kimileri ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Ülke ise devrimin hemen ardından bir savaş atmosferine yakalandı. Yüz binlerce genç şehit oldu bu yıllarda. Dolayısıyla bu atmosferin sinemacıları ve bütün olarak sanatçıları etkilememiş olması mümkün değil.

Abbas Kiyarüstemi’nin filmlerini nasıl buluyorsunuz?

Çok beğenirim Kiyarüstemi’yi; özellikle 2000′lere kadar olan yapımları için söylüyorum bunu.

İranlı yönetmenler üzerine hazırladığım kitaba son noktayı koymak için kendisiyle görüşmeye çalışıyorum uzun zamandır ama pek İran’da olmuyor, o geldiğinde de ben Türkiye’de oluyorum.

Kiyarüstemi gören göz için sinemada geniş bir imkânlar manzumesi olduğunu öğreten bir yönetmendir. Aynı zamanda fotoğraf sergileri açan, Hafız ve Sadi mısralarını yorumladığı kitaplar yayınlayan bir kültür sanat neferidir. Yaratıcı ve buluşçudur, ayrıca iyi ve güzeli göstermenin arayışı içindedir, kötü ve çirkin sahnelerin, maceraların ortasında bile. Bu açıdan da iyimser filmlerin yönetmeni olduğunu düşünürüm.

2000′lerdeki deneysel çalışmaları bana bir ustanın hakkı olan hoşluklar olarak görünüyor. Ben Kiyarüstemi’nin özellikle 90′lardaki eserlerini beğeniyorum.

Sürekli eleştirilen bir ülkenin sinemada böyle başarılar elde etmesi dünya sineması açısından ne ifade eder?

Bir kan tazeleme imkânı anlamını taşır. Bir sinemanın etkileyici olması için ille de Hollywood sineması ölçeğinde pahalı yapımlar gerçekleştirmesinin gerekli olmadığını bilmek, genç sanatçıları sinema sanatına yönelmeye yüreklendirecektir. Ayrıca sinemanın sadece vakit geçirmeye yarayan eğlencelik bir araç değil, bir tefekkürü görselliğin imkanlarıyla sunan bir sanat ve teknik olarak da taşıdığı önemin hatırlanmasıdır yeni İran sineması. Erotizm ve şiddet olmadan da bir filmin seyirciyi çekebileceğini gösteriyor İranlı yönetmenler.

Kadın İran sinemasının neresinde?

Yeni İran sinemasının modern kamusal alana özgü sorular dâhil hayatın akışı içinde önümüze çıkan pek çok önemli başlığın yoğun bir şekilde tartışılmasına izin veren bir alan olduğunu söylerim hep. Kadınların kamusal konumları devrimden sonra bir taraftan kadınları özne olarak ileri süren devrimin şiarları, öte taraftan ise ağırlıklı olarak dinsel hissiyatı dillendiren bir devrimin dini kaynakları yeniden yorumlandığı sürecin pratiği arasındaki gerilimi yansıtıyordu. Sinemada kadın bu açıdan uç bir örnek. Çünkü devrimden önce mütedeyyin insanlar erotik filmler ya da şiddet içeren filmler nedeniyle sinemadan uzak duruyorlardı. Yeni sinema ortamı mütedeyyin ve muhafazakar kesimlerin güvenini kazandığı için hem ailece sinemaya gitmeye başladı bu kesimler, hem de kadınların sinema oyunculuğuna dönük eski yargılar değişti. Çarşaflı oyuncular, yönetmenler görülmeye başlandı.

Şimdilerde sanırım dünya sinemaları arasında kadın yönetmen oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri olmalı İran. Rahşan Beni İtimat, Tehmine Milani, Poran Derahşende, Menije Hikmet, Mahnaz Muhammedi, Samira Mahmelbaf… gibi değerli yönetmenleri var.

Oyuncular açısından da canlı bir sahneye sahip İran sineması. Başlangıç ilkeleri, star sinemasına karşı mesafeli olmayı gerektiriyordu. Ancak sinema yine de starlar doğmasına zemin hazırladı zaman içinde. 80′lerde Efsane Baygan, bir star iddiası taşımadan sayısız filmde rol aldı. 90′larda Niki Kerimi, Batılı tipli, sinemanın koşullarına uygun olarak iffetli, ilkeli, mücadeleci, özverili kadınları canlandırdı. 2000′lerin starı ise Hediye Tehrani oldu. Tehrani başına buyruk, davranışları öngörülemez, dikbaşlı, kendi kurallarına göre yaşamak için mutsuz ve yalnız olmayı da göze alan kadınları canlandırdı.

İran sinemasını ve İranlı yönetmenleri farklı kılan nedir?

Yeni İran sinemasının yöneticileri destek verecekleri filmlerde estetik, iyilik, insanlar arasında iletişim, mükemmellik, hakikat arayışı, çevre (tabiat) konusunda duyarlılık… gibi hedefler ve temalar aradıklarını belirtiyorlardı başlangıçta.  Bu çerçeve yönetmenleri farklı arayışlara itmiştir. Diyelim ki kadın konusunda getirilen sınırlamaların yönetmenleri çocuk dünyasına yönlendirmede etkili olduğunu söylemek olası. Ya da söylemsel olarak getirilen sınırlamalar metaforik anlamlar üzerinden meramını anlatmaya sevkediyor kimi yönetmenleri. Bunun son örneği Mehran Müdüri’nin yönettiği “Acı Kahve” dizisidir. Dizide anlatılan olaylar senaryo gereği İran tarihinin bilinmeyen, kayıp bir döneminde gerçekleşiyor. Oysa seyirci bu olaylarda, diyaloglarda kendi döneminin kişilerini ve olaylarını buluyor.

Kültür ve sanat alanında mevcut süreklilik, sağlam bir duruşun da sebebi oluyor. İranlılarda o anlamda bir sürekliliğin sağladığı derin bir duyuş var. İran sinemasını İran şiirinin bir devamı olarak gören eleştirmenlere atfen, bu sinema üzerine yazdığım kitabın adını “Şark’ın Şiiri’ koydum. Anlatımda incelikler, gündelik hayatta tabii olarak yer bulan teatrellikle bütünleşiyor. Şiir ve tasvirin kültürde bulduğu yer, sağlam bir arka plan demek. İslam âleminin neredeyse tek canlı tiyatrosu, taziye, günümüzde hâlâ toplumu bütünleştiren kamusal tiyatro özelliğini korumaya devam ediyor. Derin kültürden beslenmede ideolojik sebepler etkili olmamıştır İran’da.  Mesela bölge ülkelerinde hatta bütün dünyada ideolojik kutuplaşmaların zirvede olduğu 1970′li yıllarda solcu sanatçılar bir araya gelerek Hafız okumaları yaparlarmış. Türkiye’de ise “sol”, divan şiiri bir tarafa, Mevlana okumayı bile gericilik sayardı aynı yıllarda. Erol Akyavaş gibi bir ressamın yıllarca İslami motifleri resimlerinde kullandığı için eleştirilere maruz kalması tipik bir örnek.

Şarkın şiiri İran sineması kitabınızda da değinmiştiniz, ulemanın sinemaya bakışı ve verdiği fetvalarla ilgili neler söylersiniz?

Ulema, özellikle de Ayetullah Humeyni’nin olumlu yaklaşımı ve meslektaşlarından gelen sinemada sansürü ağırlaştırmaya dönük talepler karşısındaki direnişi, sinemanın gelişmesini doğrudan etkilemiştir. Ayetullah Humeyni, İslam fıkhına göre geçen zaman içinde mekânda gerçekleşen değişmelerin, ihtiyaçları düzenleyen dini yorumları da değiştirmesi gerektiğini söylüyordu. Ona göre sinema iyi amaçlar için kullanıldığında çok yararlı olabilecek bir araçtı.  Elbet İran devriminin “modern” niteliği, yeni teknik ve üsluplara daha devrim sürecinde açıktı. Ayetullah Humeyni’nin sürgünde yaptığı konuşmalar kasetlerle dolaşıma sokuluyordu ülkesinde. Bu nedenle İran Devrimi’ne “kaset devrimi” de denir ya…

Tabii sinemadaki bu değişimde İslamcı aydınların devrimden önce başlayan tartışma ve faaliyetleri de bir altyapı oluşturmuştur, yukarıda Ayat, yani “Ayet”  film şirketi etrafında bir araya gelen topluluğa işaret etmiştim.

Bu sinema topluluğu Ali Şeriati’nin yönlendirmesiyle çoğunluğu mimarlardan oluşan bir grup tarafından kuruluyor. Aralarında devrimden sonra 8 yıl başbakanlık yapacak ve 2000′lerin sonlarında ise reformist “Yeşil Hareket”in liderlerinden biri olarak gündeme gelecek Mir Hüseyin Musavi de var.

İranlı mimar Muhammed Taki Necefi, mimarlık tahsili yaptığı halde devrimin başından bu yana film dünyasının içinde. Devrimden sonra İran televizyonunun en önemli ilk tarihi yapımı olan “Serbedaran” dizisinin yapımcısı  Necefi. 70′li yılların başlarında mimarlık öğrencisi olduğu sırada Ali Şeriati’nin çevresinde toplanan sanatsever gençlerin arasına katılmış. Necefi Şeriati’nin kendisine söylediği şu sözlerin etkisiyle sinemayla ilgilenmeye başladığını belirtiyor:  “Varsay ki başarılı bir mimar oldun, ne olacak, müreffeh kesime hizmet edeceksin.”

Peki, İranlılar İran sinemasına yeterli ilgiyi gösteriyor mu?

Evet, iyi filmler kolay kolay göz ardı edilmiyor. Mesela şu günlerde Asgar Ferhadi’nin Bir Ayrılık: Nadir ile Simin”i gösterimde ve hangi salona giderseniz tıklım tıklım dolu. Tabii çok iyi yönetmenlerin belgesel özelliği taşıyan filmlerine bazen sadece bir zümrenin ilgi gösterdiği de oluyor.

 

Kürtler Kimin Umurunda ?

0

Doç. Dr. Hüseyin Yayman’ın 22.08.2011 tarihinde Star – Açık Görüş’te yayınlanan yazısı:

Türkiye, Kürt sorununda hızla yeni bir “akıl tutulmasına” doğru giderken, tarihsel tekrara düştüğünü fark etmeden yeniden en başa döndü.

Nevruz/Nevroz’dan bu yana yükselen gerilimin politik çözümlemesini yapamayan ve sorunu yönetemeyen Ankara, PKK’nın ‘şiddet kapanına’ düşerek, senaryosu belli ancak sonuçları öngörülemeyen yeni bir belirsizlik sürecinin içine girdi. Sorunu günü birlik izahlar ve ayaküstü kararlarla çözeceğini sanan Ankara, problemin derinliğini ve karmaşıklığını göremiyor. Devletle, Kürt siyaseti arasındaki kör dövüşünden en çok mağdur olan ise Kürtler oluyor.

Defalarca söylediğimiz gibi Ankara, Kürt siyasi hareketinin nasıl bir yeni dalgaya evrildiğini maalesef göremiyor. PKK tarafından bilinçli olarak yükseltilen şiddet, indirgemeci bir yaklaşımla her defasında“seçim öncesi siyasal gerilimi tırmandırmak, seçim sonuçlarını maniple etmek, ülkeyi istikrarsızlaştırmak, hükümeti tasfiye etmek, pazarlık gücünü yükseltmek, dış güçlerin oyununa gelmek” gibi görece haklı ancak eksik bir değerlendirmeye tabi tutulurken, örgütün en azından bir kısım Kürtlerin duygu dünyasındaki yerini görmüyor. Yaşanan sorunun tabiî ki yukarıda sıralanan nedenlerle yakından ilişkisi var ancak her şeyden öte yaşanan yüz yıllık bir sorunun varlığını kabul etmek gerekiyor.

Devletin PKK’yı en başından bu yana hafife alması, bölgedeki örgütlülüğünü görememesi, sorunu yanlış tanımlayıp, çözümü yanlış yerde araması büyük bedeller ödenmesine yol açtı.‘Denenmiş’ yöntemlerde ısrar eden Türkiye, sorunla yüzleşmeden, ‘yüzyıllık ezberlerle’ zaman kazanmaya çalışıyor. AK Parti, Eruh baskınından bu yana 5 Cumhurbaşkanı 8 Başbakan, 10 Genelkurmay Başkanı, 24 İçişleri Bakanı değişmesine rağmen PKK’nın varlığını devam ettirmesini sağlayan iklimi en iyi bilen bir siyasi hareket olduğu halde bugün onun da “askeri” çözüm seçeneğini masaya sürmesi devlet aklı bakımından dramatik bir manzara oluşturmaktadır. Kürt siyasi hareketi ise politik dönüşümünü gerçekleştiremeyerek hem kendisinin hem de devletin kabuk değiştirmesine izin vermezken aynı zamanda politik çözümü engelleyerek varoluş sebebini ortadan kaldırıyor.

Bu kaçıncı PKK?

Bugün gelinen aşamada mesele PKK’yı yok edip etmeme meselesi değildir. Sorun uzun zamandır PKK’yı, BDP’yi, Öcalan’ı, Türkiye’yi aşmış uluslararası boyuta ulaşmıştır. Yaşanan problem herhangi bir örgütün varlığı veya yokluğuyla ortadan kaldırılamayacak derece de derindir. Bugün Kürtlerin silahlı mücadelesi haklı olarak eleştiriliyor fakat eleştiriler bununla sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda kepenk kapatma eylemi, sivil cuma, siyaset yapma biçimi de eleştiriliyor. Örgütlenme tarzı ve yöntemi de kritik ediliyor. Ankara bir defa dahi sormuyor. Peki bütün bunlardan mahrum bırakılan Kürtler ne yapacak ve nereye gidecek? PKK’yı yok etmeye harcanan mesainin onda biri Kürt siyasi hareketinin yaşadığı ‘güven krizinin’ yok edilmesine harcanmış olsaydı bugün çok daha farklı bir tablo oluşacaktı.

Neden-sonuç ilişkisini bir türlü doğru kuramayan devlet, PKK’yı yok ettiğinde sorunu çözebileceğini düşünüyor. Genel Kurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ’un ifadesiyle örgüt kadroları “5 defa yok edilmesine” rağmen; bugün dağda beş bine yakın militan hala neden var sorusunu bir türlü sorulmuyor. Kadroları 5 defa yok edilen bir örgüt bugün 6. defa dağda. Dağ da olması bir yana tarihinde olmadığı kadar “düz ovada” ve şehirde. Bölgedeki toplumsal koşulların değiştiği, örgütün şehirli bir karakter ve Kürt siyasi hareketinin özgüven kazandığı, bir dönemde yeniden en başa dönmek kopuşu hızlandırmaktan öteye gitmeyecektir. PKK bu reel politiği gördüğü için devleti, tuzağa çekerek nihai adımı atmak istiyor.Ankara, çeyrek asırdır ‘PKK yok edilmeden, sorun çözülemez’ tezini tekrarlarken çözümsüzlüğün şiddetin yükselmesine zemin hazırladığını kabul etmek istemiyor. Politik çözümün ötelenmesi paradoksal olarak devletin tezlerinin zayıflamasına, ileri sürülen taleplerin yükselmesine ve örgüte verilen toplumsal desteğinin artmasına yol açıyor. Ülkenin en temel meselesi karşısında asgari bir dil ve tavır birlikteliğinin olmaması sorunun kendisinden daha büyük bir probleme neden oluyor. PKK ise devletin ikircikli tutumu karşısında toplumsal çelişkiyi derinleştirerek Ankara’yı çözüme zorluyor.

90’LI YILLARA DÖNME ARZUSU…

PKK, yeni şiddet dalgasıyla AK Parti hükümetini 90’lardaki ‘şiddet sarmalına’ çekip, bölgedeki örgütlü gücünü kullanarak hükümeti hata yapmaya zorluyor. Örgüt 90’lardaki ‘düşük yoğunluklu mücadele’ konseptinin tabanını güçlendirdiğini biliyor. PKK bir yandan çözüm için pazarlık gücünü yükseltirken diğer yandan da bölgede bir ‘devlet aklı’ inşa ediyor. Bugün gelinen noktada çatışmaların durması da, derinleşmesi de örgütün işine yarıyor. Ankara en kısa zamanda muhataplık sorununu çözüp, yaşanan güven kaybını ortadan kaldırmazsa sorun yarın başka bir faza evrilecektir.Son tartışmalarda görüldüğü üzere AK Parti bu meselede devletin diliyle konuşmaya başlamış ve devletçi bir pozisyon almıştır. Bu yaklaşım orta vade de AK Partinin, Kürtler nezdindeki hakem rolünü yitirmesine ve ona atfedilen anlamın kaybolmasına neden olacaktır. Haddizatında PKK 2007 yılından bu yana sergilediği tutumla buna yatırım yapmaktadır. Programında sorunu demokratik yollardan çözeceğini dile getiren ve bu bağlamda Demokratik Açılım sürecini başlatan AK Parti, geçen on yılda sorunun çözümü konusunda devrim sayılacak adımlar atarken Kürt siyasetinin güvenini kazanma konusunda başarısız olmuştur. Bunda PKK’nın ‘oyunbozanlık’ eden tutumun da etkisi bulunmakla birlikte asıl mesele AK Partide düğümlenmektedir. Bugün gelinen noktada AK Parti, demokratik açılım sürecinin ana eksenine PKK’nın tasfiye edilmesini koymuş durumdadır.

Tayyip Erdoğan, İstanbul İl Başkanlığından bu yana gösterdiği siyasal performansla Kürtler için farklı lider olmuştur. Muhafazakâr/dindar kimliği, geçmişte devletin gadrine uğramış olması, vesayet düzenini geriletmede gösterdiği mücadele ve Kürt sorununun çözümü konusunda samimi yaklaşımı onu diğer liderlerden farklı kılmaktadır. Erdoğan’ın şimdiye kadar girdiği tüm mücadelelerde başarıyla çıkması, PKK’nın tasfiyesi konusunda nasıl bir sonuç alacağını daha anlamlı hale getirmektedir. Erdoğan, şimdiye kadar girdiği mücadelelerde gösterdiği performansı PKK konusunda da gösterir ve PKK’yı gerilettikten sonra Kürt siyasetiyle masaya oturursa bir kez daha tarihe geçmiş ve önderliğini pekiştirmiş olacaktır. Aksi takdirde on yılda büyük mücadeleler sonucunda elde etiği ‘dokunulmazlık’ zırhını ilk defa sorgulatır hale getirecektir. Bu bağlamda Erdoğan’ın PKK’nın tasfiyesi konusunda vereceği imtihan onun liderliği ve 2023 hedefleri bakımından hayati bir rol oynayacaktır.

Sonuç itibarıyla son 30 yılda devletle-PKK arasındaki irrasyonel mücadele patriği içinde büyük bedel ödeyen Kürtler ve Türkler artık bu şiddetin durmasını ve barışın gelmesini istemektedirler. Gelinen noktada ne tarihi geri çevirmek, ne de yaşananları yok saymak mümkündür. Zamanın ruhunun ve tarihin gösterdiği odur ki ‘toplumsal çelişkilerin en yoğunlaştığı dönem’ barışın en yakın olduğu dönemdir.

 

Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek…

0

 

İsmet Berkan’ın “Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek” başlıklı yazısından:

PKK terörü ve Kürt sorunu konusunda, yakın ge

çmişimizde pek çok kez yaptığımız şeyi bir daha yapmaya başladık ve bu sefer de inançla farklı bir sonuç ortaya çıkmasını bekliyoruz.
Oysa geçmişte ne sonuç alındıysa bu sefer de alınacak olan sonuç üç aşağı beş yukarı aynı olacak; mucizevi çözümler göremeyeceğiz.
Ne oldu da kanlı sarmal yeniden yükseldi, üç-beş ay öncesine kadar gayet ümitli konuşmalar yapılırken bugün neden sadece silahların diliyle konuşuyoruz, aydınlanmaya ihtiyacımız var.* * *

PKK’nın yeniden şiddeti tırmandırmayı neden seçtiğini tam olarak bilmiyoruz. Bu konuda ciddi istihbarat eksiğimiz var, bu eksiği tahminlerde ve varsayımlarda bulunarak kapatmaya çalışıyoruz ama bu yanıltıcı olabilir.
Benzer şekilde, hükümetin ‘Kürt açılımı’ ve ‘Artık analar ağlamasın’ diye çıktığı yolda neden rota değiştirdiğine ilişkin bilgimiz de çok az. Buradaki bilgi açığımızı da varsayım ve tahminlerle dolduruyoruz. O da benzer şekildeyanıltıcı olabilir.
Ancak bazı genel kabuller var, anlaşılan bugünlerde PKK ile mücadele konusu yeniden o genel kabullerle (ki tamamen yanlış da değiller) kamuoyu gündemine geliyor: ‘PKK elde silah dağda dolaşan, asker-polis öldüren eli kanlıbir örgüttür, devlet bu örgüte karşı sessiz kalamaz.’

Bu genel kabul tamam da, sonrasında bulduğumuz, bulabildiğimiz yegane çare, savaş oluyor.
Son haftalarda hükümetin PKK konusunda girdiği yeni çizgi konusunda çok sayıda haber yapan Sabah gazetesinden dün öğrendiğimiz 5 aşamalı plan şu:

1. Uçaklar ve özel kuvvetlere bağlı birimler sınır ötesi de dahil nokta baskınlar yapacak;
2. Polis timleri
araziye çıkacak;
3. Davası devam eden KCK’ya operasyonlar genişleyecek;
4. BDP’liler PKK ile aralarına mesafe koymazsa hukuki süreç başlayacak;
5. PKK’nın yurt dışındaki parası kıskaç altına alınacak.
* * *

Sizi bilmem ama ben bu beş maddeyi görünce nedense nostaljiye kapıldım, 90’lı yıllara geri döndüm. Hatta kendi arşivimde bu beş maddeyi o yıllarda aynen yazdım mı diye arama sevdasına bile kapıldım.
Kürt meselesi ve PKK ile mücadele konusunda bunca yıldır aynı şeyleri yapıp farklı bir sonuç çıkmasını bekliyoruz.
Çıkmayınca da şaşırıyoruz, içimizden birilerini beceriksizlikle suçluyoruz.

***

Ahmet Hakan’ın “BDP’ye vurmadan önce cevap verin” başlıklı yazısından:

LÜTFEN cevap verin.

Ama hamasete kaymadan…

Ama sağduyuyu ve ölçüyü elden kaçırmadan…
Ama klişelere sığınmadan…
Ama mantığı savuşturmadan…
Ama acıya ve ıstıraba teslim olmadan…
Lütfen cevap verin:
* * *

- Abdullah Öcalan’ın bile zapt edemediğini öne sürdüğünüz “Kandil”i, BDP mi zapt edecek?
- BDP “Kahrolsun PKK, yaşasın hükümet” dediği anda sorun çözülecek mi?
- “Kahrolsun PKK” diyen bir BDP, bölgede bırakın destek görmeyi barınabilir mi?
- BDP’yi hallettiğinizde yerine “MDP” gelmesi kaçınılmaz değil mi?
- Sizin arzu ettiğiniz tarzda şekillenmiş bir BDP’nin, bölge halkı nezdinde itibarı kaç puanlık olur?
- Hadi diyelim ki “Asıl katil BDP” diyerek içimizdeki kini ve nefreti ortaya koyarak rahatladık. Peki sonra? Sonrası ne olacak?
- 20 yıldır BDP ve öncüllerine “PKK’yı kınayın, ondan sonra karşımıza gelin” denildiği halde, bu talep pek bir karşılık bulamıyorsa bunun bir nedeni olması gerekmez mi?
- Her açıdan “kolay lokma” olan BDP’yi hedef göstererek ve işlevsiz bırakarak elde edilecek “kazanım” ne olabilir?
- Koskoca devlet bile “İmralı” ile “Kandil” arasında gidip gelirken BDP denilen parti neden “İmralı/Kandil/taban” üçgeninde sıkışmış olmasın ki?
- Meclis’e girmesinin yolları açılmamış, belediye başkanları tutuklanmış, sürekli hedef tahtasında tutulan bir partiye “Asıl katil sensin” demek biraz ağır kaçmıyor mu?

***

İhsan Dağı’nın “Asıl tuzak ne?” başlıklı yazısından:

PKK saldırıları herkesin kimyasını bozuyor. Bu kaçınılmaz da; insanlarımız ölüyor, acı kavuruyor yürekleri. Tepki göstermemek, isyan etmemek çok zor.

Ancak bilelim ki PKK bizim ‘duygusal’ patlamalarımızla ortadan kalkmayacak. Mücadele akılla, sağduyuyla, serinkanlılıkla yapılmak zorunda.

PKK savaş istiyor, biliyoruz. Bunda şaşılacak bir şey de yok; bir terör örgütü başka ne isteyebilir ki zaten? Önemli olan bizim ne istediğimiz. Barış olsun, kardeşlik devam etsin, özgürlük ve hukuk galip gelsin diyorsak tepkilerimizde ve çağrılarımızda ölçülü olmak zorundayız.

Eğer bütün Kürtleri PKK’nın kucağına atmak istemiyorsanız ‘açılım ve kardeşlik projesi’nden vazgeçemezsiniz. PKK ile mücadelede en etkili ‘yöntem’ budur. Çünkü demokratik siyaset varsa, şiddetin siyaseten kullanımı meşrulaştırılamaz. Açılım ve kardeşlik projesinin varlığı ve devamı Kürt siyasetine şiddet katanları yalnızlaştıracak en ciddi tedbirdir. Şiddetin hiçbir zemininin, gerekçesinin, anlamının olmadığını, kalmadığını en iyi ifade eden ‘açılım’ın devam etmesidir.

Hükümet şimdiye kadar denenmeyeni denemeli; açılım politikalarıyla PKK’ya karşı askerî tedbirleri birlikte götürmek. Başka çaresi yok. Kürtlerin yarısından fazlasının oyunu alan bir hükümet bunu yapabilir ve yapmalı. Türkiye’yi bir otoriter bir ‘güvenlik devleti’ haline getirmeye çalışanlara kulak vermemeli.

 

Kandil 1990′larda da bombalandı, Kuzey Irak’a defalarca sınır ötesi operasyon yapıldı. Hatta daha fazlası yapıldı; köyler boşaltıldı, ormanlar yakıldı, DEP’liler cezaevine konuldu. Sonuç; sorun çözülmedi. Aksine tüm Türkiye sathına yayıldı.

 

Şimdi hükümetin elinde ‘demokratik açılım ve kardeşlik projesi’ var. Büyüyen, güçlenen, dünyada itibarı artan bir Türkiye var. 1990′lara istesek de dönemeyiz. ‘Yeni Türkiye’de meşruiyet zemininden çıkan bir devlete kim razı olur?

 

PKK’yı devlet değil Kürtler bitirecek. Bunun yolu da ‘demokratik açılım’dan geçiyor. O yüzden asıl ‘mayın’ açılım siyasetine karşı döşeniyor. AK Parti hükümeti ve ‘milliyetçi-muhafazakâr’ aydınlar bu tuzağa düşmemeli.

 

mehmet nur olcay\'s RSS
Sayfa Başına Git