Aforizmalar
Tolstoy’un Elmaları – Dücane Cündioğlu
0Dücane Cündioğlu’nun 12.09.2010 tarihli Tolstoy’un Elmaları başlıklı yazısından:
-”Elma olgunlaşınca düşer.
Peki ama niçin?
Bir güç onu toprağa doğru çektiği için mi? Sapı kuruduğu için mi? Güneşte kurumaya başladığı için mi? Ağırlaştığı için mi? Rüzgar estiği için mi? Yoksa aşağıda duran bir çocuk o elmayı yemek istediği için mi?”
Tolstoy sorar bütün bu soruları. Savaş ve Barış’ta. Israrla.
Oysa soruların hepsi anlamsızdır. Anlamsız, yani saçma.
Sanatçı duyarlılığı mı acaba? Eh, birazcık
Ne yazık ki sanatçılar sezginin kendilerine sunduklarıyla yetinmedikleri takdirde kendilerini böylesi durumlara düşürürler. Zevkedeceklerine fikrettiklerinde. Haddi aştıklarında. Anlamakla, anlatmakla yetinmeyip bir de açıklamaya kalkıştıklarında.
Sanatçının yapacağı anladığını anlatmaktan ibarettir, açıklamak değil. Anlamak ve açıklamak düşünürün görevi. Anlamak ve anlatmak ise sanatçının.
Açıklamayla kendini yoran sanatçılara şöyle bir bakın, tasvir ederken ne kadar heybetli, tahlil ederken ne kadar zavallı görünürler.
Kimseyi incitmek niyetinde değilim ama iddiamı görselleştirmek amacıyla farklı alanlardan birer örnek vermek isterim:
Bedri Baykam, Metin Akpınar, Berhan Şimşek, Zülfü Livaneli, Fazıl Say…
Niçin sanatçılar anlatmakla, ifade etmekle yetinmezler de açıklama işine soyunurlar?
Elbette, anlatamadıklarında. Sanatlarının hakkını veremez hâle geldiklerinde.
Hiç istisnası yoktur.
Şiir söylemeyi beceremediğinde nutuk atar şairler. Hicvetmek kolaylarına gelir.
***
“Anlatabiliyorsam, yani sesimle, sözümle, mimiklerimle, fırçamla ifade edebiliyorsam, yapıp ettiğimi açıklayabilirim de!” diye düşünürler. Oysa bilmezler ki başka yollarla ifade edemeyecekleri için kendilerine sezgi denilen o büyük nimet bahşedilmiştir. İyi göremedikleri için iyi duymaktadırlar, iyi yürüyemedikleri, iyi koşamadıkları için iyi uçmaktadırlar. Ya da tersi.
Bazılarının kokusu nefis, bazılarının görünüşü muhteşem, bazılarının tadı, bazılarınınsa sesi…
“Hepsinden de olsun!” diyenler, ellerindekini kaybedenlerdir.
Duygu ve düşüncelerini teorik olarak temellendirmesini Nazım Hikmet’ten istemek büyük haksızlık değil midir?
Necip Fazıl denemişti nitekim. Peki sonuç?
Kısa vâdede değil ama, uzun vâdede.
***
Elma düşer.
Niçin?
Cevabı cümlenin kendisinde saklı.
Olgunlaşınca.
Gayet tabiidir ki elma olgunlaşınca düşer.
Yani kemâline erince.
Başladığı noktaya geri dönünce.
Zevâl kaçınılmazdır. İbn Sina’nın tabiriyle âfet.
Olgunlaşmanın bir diğer anlamı da çürümedir bu yüzden.
Kemâle varılmışsa zevâl kaçınılmazdır.
***
Malum ego patlaması.
Zevâle razı olmamak.
Yönetmenlik yapmaya kalkışan oyuncular, kaset çıkaran mankenler, roman yazmaya çalışan gazeteciler, siyasete atılan ilâhiyatçılar, sunuculuk yapmaya karar veren işadamları, oyunculuğu deneyen yazarlar, vb. ancak kendi alanlarında olgunlaştıklarına inandıklarında, zirveye çıktıklarını düşündüklerinde, ya da aksi hâlde, yeni alanlarda boy göstermeyi marifet bilirler: Tiyatroda yapacağımı yaptım biraz da şarkı söyleyeyim. Müzikte geleceğim yere geldim, biraz da vatanı kurtarayım. Yeter bunca kurduğum fabrika, biraz da film çekeyim. Darbeyse darbe, en a’lasını yaptım, şimdi biraz da resim yapayım.
Burada “zevâl korkusu”nu iki anlamda kullanıyorum.
Birincisi, kişinin kendi alanında yetkinliğe ulaşamaması anlamında, ikincisi, ulaşması anlamında.
İddialı olduğu alanda kemâle varamayacağını anlayanlar, bir oradan, bir buradan deyû eksikliklerini kapatmaya çalışırlar. Veyahut, iddialı oldukları alanda iddialarının sonuna geldiklerinde…
Her iki hâlde de elma düşer. Kaçınılmaz olarak. Çünkü biri olgunlaşamadan çürümüştür, diğeri olgunlaşınca…
Hiçbir müdahale çürümeyi sonsuza değin saklayamaz.
* * *
Seçtiğin yerde dur ey talib, hiç değilse, seçildiğin yerde.
Zevâlden korkma, yaşlanmayı bil, güzelce yaşlan, severek…
Sonbahar da güzeldir. Hele eylül.
Hazan ve hüzün ayı.
Yaprak gibi ol.
Seni alıp kavramasına izin ver rüzgârın.
İnsan ayrıldıkça olgunlaşır çünkü.
VE olgunlaşınca düşer.
Yaşamdan.
Böylece ölümün zevkine varır.
Zevâlin.
Kafka’nın Oku Dediği…
0
Bütünüyle bizi ısıran, bizi zehirleyen kitapları okumalıyız.
Okuduğumuz kitap, kafamıza balyoz indirilmiş gibi bizi uyandırmıyorsa neden zahmete girelim?
Mutlu kılsın diye mi?
Hiç kitap olmasaydı da o denli mutlu olurduk;
Kendimizi azıcık sıkarsak, bizi mutlu edecek kitapları biz de yazabiliriz.
Bize gerekli olan, en acı verecek talihsizlik gibi bize vuran kitaplar.
Kendimizden çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi vuran, insanlardan uzaklara, ormanlara, sürgün edilmiş duygusu veren, intihar gibi kitaplar.
Kitap içimizdeki donmuş denize inen balta olmalı.
Franz Kafka
( Kaynak: Okumanın Tarihi / Alberto Manguel; Yapı Kredi Yayınları )
Halil Cibran’ın Aşk Mektupları
0
Bir süre önce aldığım ama kitaplığımda durmaya mahkum ettiğim bir kitap ilişti gözüme. Lübnan’lı yazar Halil Cibran’ın Aşk Mektupları. Kitabın satırları arasında dolaşırken tuhaf hissettim kendimi. Lübnanlı olup Amerika’da yaşayan Halil Cibran’ın Filistin’de doğan Mey Ziyade ile mektuplaşmalarını içeriyor kitap. Önce yazılarından tanışıyor iki yazar, edebi tenkitler, fikir paylaşımları ve sonrasında bir aşk yolculuğuna dönüşüyor mektuplar. Halil Cibran ölene dek yaklaşık 20 yıl devam ediyor bu yazışmalar. İşin ilginç yanı, ikisi de birbirini hiç görmüyor. Belki de aşklarını büyüten buydu, hayallerinde kurdukları sevgili ve hayallerinde paylaştıkları sevgili olmaları..
“Çünkü satırlara herşey yazılabilir, okuyacak kişi karşınızda değildir, çekinmeden yazabilirsiniz, eğer karşımda olsaydınız, size asla bunları söyleyemezdim” diyor Mey Ziyade, bir mektubunda. Mektuplar iki yazarın kaleminden çıkınca edebi metinlere dönüşmüş hemen..
Bana dokunan kısmı ise, bir ölünün mahrem satırlarını okumak oldu. 80 yıl önce yazılan sevgi ve aşk dolu satırlar.. Kapaktaki Halil Cibran fotoğrafına baktım bir süre, bir ölüyle konuşur gibi hissettim.. Acaba bu satırların okunmasını ister miydi?..
Kitaptan altını çizdiğim yerler:
*”Keşke sesimi kanatlandırmak ve mırıltılarımı şarkılara döndürmek için burada olsaydın. Yine de “yabancılar” arasındayken görünmez bir “dostum” beni dinleyip tatlılık ve duyarlılıkla gülümsediğini bilerek konuşacağım.”
*“Sana karşı taşmalarım – ne demek bu? Bütün bunlarla ne demek istediğimi gerçekten bilmiyorum. Ama senin sevdiğim olduğunu ve sevgiye saygı duyduğumu biliyorum. Şunu tamamen bilerek söylüyorum ki, aşk en azından büyüktür. Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zengilikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum? Böyle yaparak onları yitiriyorum… yine de bunu yapmaya cesaret ediyorum. Tanrı’ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem. … Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldızda bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibimi ve kendi Cibran’ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor? Ve böylece alacakaranlığın ve gecenin bütün yanlızlığı hiç sezdirmeden ona yanaşıyor. O zaman o anda elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adım kalkanına sığınacak: Cibran”
*”Bazen uzakta olan bir dost, yakında elinizin altında olan bir arkadaştan daha iyidir”
*”Her ruhun bir mevsimi vardır. Ruhun kışı ne baharı gibidir ne de yazı sonbaharı gibi”
*”Benliğin tüm özellikleri içinde karamsarlıktan daha kötüsü yok. Hayatta hiçbir şey kişinin kendisine “sen yenildin” demesinden daha zor bir şey olamaz”.
*”…karamsarlık sesi olmayan, sessiz bir histir.”

