Miskin Kedi

sanatsal ve sosyal içerik portalı

Jo Nesbo: “Polisiye yazmak, bir çeşit punk rock yapmaktır”

Polisiye edebiyatın yıldız yazarı Jo Nesbø, her yerde çalışabilme yeteneğini ve hikaye anlatmanın neden şarkı yazmaya benzediğini anlattı. Bilmeyenler için açıklayayım: Nesbø 1990’lı yılların başından beri Di Derre adlı bir müzik grubunun üyesi. Ne tarz müzik yaptığını videoda izleyebilirsiniz. 

“Sanki hikaye havada başıboş dolanıyormuş da ben öylece uzanıp onu yakalıyormuşum gibi…”

Punk rock, kuralları herkesin kendine göre belirlediği ve gitarda akorlarla dilediğince oynayabildiği demokratik bir müzik biçimiydi. Bir polisiye romanın bundan farkı, okuyucunun da hikayeye katılmasıdır. Okuma sürecinde okurla yazar arasında samimi bir diyalog oluşur. Hele ‘cinayeti kim işledi’ türü bir polisiye söz konusuysa, süreç kesinlikle interaktiftir. Yazar sizi manipüle etmeye çalışır elbette ama vakayı çözebilmeniz için size belirli ipuçları da verir, böylece kendiliğinden çözümün bir parçası olursunuz.

Tipik yazı günü diye bir şey yoktur

Bugün sabah 4’te uyanıp kaldığım otelin yakınında bir kafeye giderek saat 8’e kadar kahve içerek çalıştım. Daha sonra biraz koştum, ardından menajerimle kahvaltıya indim. Sonra röportajlarla ilgileneceğim. Saat 4’e kadar. Bitince de Oslo’ya dönmek için havaalanına gideceğim. Uçakta dört beş saat yazarım herhalde ve Oslo’ya varana dek uyurum.

Açıkçası yazmak, başka işim yokken yaptığım bir şey. Bu konuda kurallarım yok. Sabah kaçta uyandığımı gece kaçta yattığım ve ne yaptığım belirliyor.

Yazmak şarkı yapmaya benzer

Bir oturuşta kaç saat çalışacağıma dair kurallarım da yok. Mesela olay örgüsünü oluşturmak bir yılımı da alabiliyor, bir haftamı da. Bazen tüm hikaye benim dışımda bir güç tarafından planlanmış gibi geliyor bana. Tıpkı beste yaparken olduğu gibi. Sanki hikaye havada başıboş dolanıyormuş da ben öylece uzanıp onu yakalıyormuşum gibi. Tabii bazen de çok zor oluyor. Yolda bazı sorunlarla karşılaşıyorum ve 1-2 ay içinde yazmaya başlayacağımı düşündüğüm bir olay örgüsünü tamamlamak bir yılımı alabiliyor. Bazen o kadarı bile yetmiyor. Sonra sıra oturup hikayeyi yazmaya geliyor. 

Çocuk kitapları veya polisiye fark etmiyor, yazmak teknik işi… Diyelim ki bir çocuk kitabı yazdıktan sonra polisiyeye dönmek bana senfonik beste yapmak kadar karmaşık geliyor. Çocuk kitabı yazmak, müzik grubunuzla doğaçlama çalmak gibi. Tabii işin daha doğrudan çıkması daha kolay olduğu anlamına gelmiyor. Sadece daha keyifli.

Mükemmel yazı masasını bulun, nerede olursa olsun

Birkaç yıl önce, Oslo’nun güzel yamaç manzarasına bakan büyük bir daireyi, daha doğrusu eski bir apartmanın çatı katını satın aldım, sonra da bir çalışma masası yaptırdım. Onu parça parça getirip evin en büyük odasında birleştirdiler. Kitaplığım, bilgisayarım, hoparlörlerim, müziklerim (CD’ler, Spotify, Sonos) orada duruyor. Espresso makinesi, gitar, kocaman bir kanepe, televizyon ve buzdolabı da var. Ve ben genellikle içeride bulunan tek kişiyim. İşte mükemmel yazı odası.

Sabah kalktığımda odaya uzun uzun göz gezdiriyor, sonra notlarımı ve dizüstü bilgisayarımı alıp esas yazdığım yere, 15 yıldır müdavimi olduğum küçük kafeye gidiyorum. Dar koridorun sonunda duran iki masadan birini kapmak için elimi çabuk tutmalıyım, çünkü sadece o masalarda yazabiliyorum. Genellikle hep aynı müşteriler geliyor, hepsi son derece arkadaş canlısı ve ‘biz birbirimizi iyi tanırız’ havasında oluyor. Beni tanıyorlar, sürekli çalışmam gerektiği için sosyalleşmeye pek gönüllü olmasam da. Boş masa yoksa müşteriler bazen kalkıp yerlerini bana bırakıyorlar. Teşekkür ediyor ama bu kadar cömertlik etmelerine gerek olmadığını söylüyorum. Israr ederlerse de “iyi o zaman” diyerek bilgisayarımı masaya koyuyorum.

Böyle bir teklif gelmemişse, başka bir masada oturup gazeteleri karıştırıyor ve şansımın dönmesini bekliyorum. Çok uzun süre oturmaya niyetli görünen biri varsa, yanına gidip “Buraya oturabilir miyim?” diye soruyorum. Henüz teklifimi reddeden çıkmadı, reddetselerdi de sorun etmezdim. Bana gelince; henüz bu tip bir teklife hiç ‘hayır’ demedim, genellikle başımı sallayarak gülümsüyorum. (Çok sıcak bir gülümseme olmuyor bu, kahvelerini bitirir bitirmez kalkmalarını tercih ettiğimi sanırım belli ediyorum.)

Orada çalışmayı neden sevdiğim konusunda hiçbir fikrim yok. Öylesine bir kafe işte hatta kışın biraz rutubetli ve soğuk. Ama işte güzel kahve yapıyorlar. Ve ben orada iyi şeyler yazdım.

Bir alter ego yaratmak yazmayı eğlenceli hale getirir

Normalde, her zaman üzerinde çalıştığım bir projem vardır. Şu anda iki proje üzerinde çalışıyorum. Biri “Blood on the Snow”. Bunda alter egom Tom Johansen’in adı geçiyor, anlatayım… Aslında durumu hiç açıklamayacaktım. Hatta Tom için bir hayat hikayesi bile hazırlamıştım.  70’lerde kült statüsüne erişmiş Danimarkalı bir yazardı. Fakat avukatlar bu planıma itiraz ettiler. Böyle bir yazarın hiç var olmadığı ortaya çıkarsa, insanlar yayınevine dava açabilirdi. Yine de o isimden vazgeçmedim ve adını başka bir romanımda kullandım. “Tom Johansen’in Kaçırılması”nda “Blood on the Snow”un bir zamanlar kazandığı büyük başarıdan bahsettim mesela. Hatta Tom sonradan “Blood on the Snow 2: More Blood” adlı bir kitap yazarak başarısını katlamak istiyordu. Her neyse, işte şimdi bir de “Blood 2” üzerinde çalışıyorum. Başka birinin sesiyle çalışmak çok eğlenceli.

En iyi yaratıcı çalışma çalışma gibi gelmeyen çalışmadır

Yaratıcı çalışmanın doğası, çağlara göre değişir. 200 yıl önce bu iş için kimse kimseye para ödemezdi. Kitap yazmak karın tokluğuna yapılan bir işti. Sadece Norveç’te değil, dünyanın geri kalanında da en iyi yazarların birçoğu yazmanın yanı sıra başka işler de yapardı. Yine de sanırım yazmak onlar için günün en iyi ve kendilerini en özgür hissettikleri kısmıydı.

Gülenay Börekçi – egoistokur

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir