Ejder Kapanı (2010)
24 Nis
Uğur Yücel’in yeni filmi Ejder Kapanı’nı izledim. Filmin konusu şöyle açıklanıyor “Güneydoğu’da askerliğini yapan Er Ensar acımasız bir ölüm makinasıdır. Askerdeyken 12 yaşındaki kız kardeşine tecavüz edilmiştir. Askerden döndüğü ilk gün, kız kardeşinin kendini astığını öğrenir. Ardından şehirde cinayetler işlenmeye başlar. Soruşturmayı cinayet masasından iki usta dedektif Abbas, Celal ve stajyer polis memuresi Ezo üstlenir. Emekliliğinden önce son görevini üstlenen Abbas’ın tek hayali sevgilisi Cavidan’ı da alıp uzaklara gitmektir.”
Filmin hikayesi fena değil aslında. Çocuk tacizi suçundan tutuklanmış daha sonra da Af kararı ile serbest bırakılan çocuk tacizcilerini tek tek işkence ederek öldüren bir seri katil fikri hiç de fena durmuyor. Filmde de, halkın bu cinayetleri memnuniyetle karşıladığı görülüyor. Katil için “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları atılıyor mesela. Özellikle Siirt’teki hadisenin üzerinde de düşününce, gerçek dünyada da böyle bir katilin büyük destek bulabileceğini düşünüyorum. Tesadüfe bakın ki son 2 haftada bu meseleye değinen izlediğim 3. film oldu bu. Hard Candy (Lolipop), Reha Erdem’in Hayat Var filmi ve Ejder Kapanı.
Filmin esas konularından biri Af meselesi. Kurbanların hepsi Af ile içeriden çıkmış tacizciler. Filmin bir kaç yerinde bu da haklı olarak eleştiriliyor. Bana her zaman burada bir yanlışlık var gibi gelmiştir zaten. Devlet, Af kapsamında kendisine karşı yapılan suçları değil de vatandaşına karşı yapılan suçları affedebiliyor. Oysa tersi daha doğru duruyor. Başka birine karşı işlenmiş bir suçu, başka bir merci nasıl affedebilir ki ? Öte yandan düşünce suçluluları, siyasi suçlular gibi sözde devlete karşı suç işleyenler neden affedilmez de tecavüzcüler, hırsızlar, katiller affedilir ? Doğrusu günümüz cezaevi koşullarında suçluların ıslah olup olmadığı da ayrı mevzu, yani ki dışarı çıkardığınız kişi daha da kötü bir yerde de olabiliyor. (Bkz. Cezaevinde gözüme takılanlar başlıklı yazı )
Görsel olarak baktığımızda teknolojik imkanların ziyadesiyle kullanıldığını söylemek mümkün. Film boyunca karanlık bir atmosfer, dar sokaklar, yer yer yoğun yağmur kullanılarak filmin mevzusuna uygun bir atmosfer yaratılmaya çalışılmış. Ancak yetersiz kurgu ve senaryo dahası tam anlamıyla zaman zaman “gereksiz bir aksiyon” bu görselliğin amacına ulaşmasına mani olmuş.
Özetle, bir polisiye-gerilim olma iddiasındaki filmin hikayesi güzel olsa da kötü bir imitasyondan öteye geçemiyor. Her haliyle yabancı polisiyeleri taklit etmeye çalışan (etmeye çalışan diyorum çünkü bunu da başaramıyor), hatta neredeyse görüntüleri bile aynen alan(Seven, Crimson Rivers gibi filmlerden sahneler vardı neyse), ziyadesiyle suni duran bir yapım. Filmde çok alakasız geçişler bulunuyor, bir şekilde gerçekçilik hissi vermiyor ve sürekli bir kopukluk hissi uyandırıyor. Bunda kurgunun ve senaryonun kötü olmasının payı büyük olsa da karakterlerin neredeyse karton olmasının da etkisi çok. Karakterlerin çoğu, zaman zaman filmde kendisine Morgan Freeman rolü biçen ihtiyar ama tecrübeli polis Uğur Yücel bile, çok yapay duruyor ve “bu da neydi şimdi yahu” dedirtiyor. Öyle ki filme bir de felsefi boyut katalım çabasıyla yapıldığı belli olan ve zaman zaman Uğur Yücel’in ağzından duyduğumuz aforizmalar bile filmin yetersiz atmosferinde havada kalıyor: “Tanrı, bazen kullarından intikam almak için başka kullarını kullanır ama insanlar bunu kulun yaptığını zanneder.”
Büyüklere masallar, küçüklere gerçekler ya da masumiyetin gücü
2 Oca
—2007 Ağustos’unda karalanmış, heba olmasın diye şuracığa alınmış bir yazıdır. Zaman zaman böyle antikalar almaya devam edeceğimin de birinci işaretidir—
Bazı filmler, çok yüksek kalitede olmalarına rağmen nedense pek ses getirmezler, bilinmezler ve izlenmezler. Ancak biraz zaman alsa da, kaliteli yapımlar mutlaka kendine özgü bir hayran kitlesi oluşturur ve bu gönüllü hayran kitlesi ile bir şekilde yayılır ilgilileri arasında. Sanırım, popülerlik kaygısından uzak, en derininden mesajlar içeren, sanatsal yönü ağır basan ve Amerikan malı olmayan her film bir şekilde bu akıbete uğruyor. Zira karşımızda bütün bu özellikleri taşıyan Meksikalı bir yönetmenden İspanyol yapımı filmi var. Senaryosu, mesajı, işleniş şekli ve klişelerden uzak akışı ile, “işte orijinal bir film” diyebileceğimiz bir yapım. Fantastik öğelerle bezeli ama kesinlikle fanteziden ibaret olmayan, gerçek hayattan kesitlerle ilerleyen ama şiddet-gerilim ile seyirci avlamayı düşünmeyen bir yapım..
Bahsettiğim film 2006 yapımı Pan’ın Labirenti (El Laberinto Del Fauno). Zaman, faşist bir asker olan( askeri yönetimlerin faşist olmayanı yoktur sanırım ) Franko İspanyası. Merkezde bütün çocuklar gibi zengin bir hayal dünyasına sahip küçük bir kız, Ofelia. Etrafında aynı anda ilerleyen 3-4 öykü. Biraz masal, biraz gerçek; biraz peri masalı, biraz askeri faşizan; biraz çocuk dünyası, biraz gerilla mücadelesi; biraz acı, biraz hayal… Şahane bir görsellik, dozu kaçmamış bir şiddet, sıfır cinsel sömürü( filmimiz, Hollywood ile en çok bu yönüyle ayrılıyor belki de ) ve masumiyetin gücü…
Yıl 1944, İspanya iç savaşı bir askeri darbe ile neticelenmiştir, 350 bin civarında kişinin ölümüyle neticelenen savaş sonunda General Franco yönetimdedir, milliyetçi bir çizgide olan aynı iddiada olan kesimin askeri temsilcisi Franco, bazı açılardan İspanyayı korusa da genel olarak bir diktatörlük dönemi olarak algılanır. Hasılı “Ordu Göreve” gelmiştir ve İspanya karmakarışıktır. Direnen bir grup sol örgüt ise bu direnişini dağlarda, gerilla taktiğiyle sürdürmektedir. Bir yanda faşist askerler bir yanda dağlara sığınmış sivil halk. Bu gerçekliğin ortasında 10 yaşında bir kız çocuğu Ofelia ve babasının ölümünden sonra, askeri yönetimin en acımasız adamlarından Vidal ile evlenen annesi Carmen. Ofelia, yanına taşındıkları Vidal’in bulunduğu yerde gizli bir labirent keşfeder ve buradan bir masal giriş yapar filme. Bundan sonrası paralel olarak ilerleyen olaylar dizisi. Ülkeyi arındırma adına(!) halkı halktan kurtaran(!) askeri yönetim, askeri güç karşısında çok az bir varlığı olan direnişçiler. “-Askerler çok güçlü, Ya kazanamazsak” diyor biri. “-En azından burayı onlara zindan ederiz” diyor lider… İşte mücadele tam da budur kanaatimce, sadece mücadele başlı başına bir erdemdir. Netice ne olursa olsun, “dilsiz şeytan” koltuğunu yüreğinin tersiyle itmek.
Üvey babası tarafından soğuk karşılanan, hiç istemediği halde annesi evlenen ve askeri bir karargahta bütün bu karmaşanın içinde kalan Ofelia kendi masalını yaşar film boyunca. Belki de gerçek dünyanın bu acımasızlıklarından kaçmak için masal dünyasına sığınır. Bilinçaltından bir yolculuğa çıkar. Hayal gerçek iç içe ilerler durur film boyunca. Çokça örneği bulunan “Gerçek acıların bir çocuk üzerinde etkileri” teması bu filmde de kendini iyice hissettiriyor hasılı ancak bu defa masal dünyasının adil-masum-sınırsız dünyasına kaçışla işaretlenerek. Söz konusu masal dünyasından gerçek hayata göndermeler de yok değil, yönetmen bir nevi masal dünyası ile gerçekler arasında gidip gelmemizi sağlıyor sürekli. Örneğin, masalın orta bölümünde Ofelia, bir hançeri ele geçirmeye çalışır. Orta yerde bin bir türlü nimetle donanmış bir masa vardır ancak tek bir üzüm tanesi bile yemek, orada bulunan bir yaratığın Ofelia’yı yemesine neden olacaktır. Aynı anda askeri yönetim, dağlarda mevzilenen gerillaların peşindedir. Özgürlük talebinde bulunan halk av konumundadır yani. Aradaki bağlantıyı kurmak güç değil. Yönetmen sürekli gerçek ile hayal arasında dolaştırıyor bizi, ve hangisi daha gerçek sorusunu sorduruyor adeta.
Yazıyı daha fazla uzatmayayım. Ancak benim arşivime girdi bu film. Türkiye’ye biraz geç de gelmiş olsa, defalarca izlemekten zevk duyduğum bir film. Görsel olarak da mükemmellik arz eden, efektler ile göz dolduran ve kesinlikle kusursuz bir kurgu üzerinde yürüyen gerçek- masal / zulüm-masumiyet ekseninde duygusal bir öykü. Hemen yazının altında dinleyebileceğiniz ve filmin ana temasını oluşturan şahane müzik de cabası. İspanyol sinemasının güzide bir örneği. Acizane kanaatim şudur ki; Fransız sineması ne kadar kötü bir yerdeyse, İspanyol sineması da o kadar iyi bir yerde. Paramparça Aşklar Köpekler, İçimdeki Deniz ve şimdi de Pan…
Hatırlatmakta fayda var: SİYAD, 2006-2007 sezonunun en iyi yabancı filmi seçti filmi. Oscar ödüllerinin politikliği muhakkak olsa da filmin 3 tane de Oscar’ı var: en iyi sanat yönetmeni, en iyi makyaj, en iyi görüntü yönetmeni. Ayrıca Cannes’da Altın Palmiye adayı olmuş bir film…
Sivilay abladan deterjan reklamı: Yoktur !
31 Ara
Taraf Gazetesi’nin eğlenceli, kara mizahçı politik Sivilay Abla’sından ilginç bir soruya güzel bir cevap:
Soru: Sevgili Sivilay Abla, ben Proktır & Gambıl firması, Deterjan Kategori Müdürü’yüm. Piyasaya sürdüğümüz deterjan markamızla, ev hanımlarına lekesiz temizliğin gücünü her fırsatta gösteriyoruz. Fakat yaptığımız tüketici araştırmalarının sonuçları gösteriyor ki: lekesiz temizlikte her ne kadar başarılı olsak da, psikolojik nedenlerle, ev hanımlarının yüzde 8,4’ünü çamaşırlarında hiç leke kalmadığına bir türlü inandıramıyoruz.
Bizim gibi, alışverişçi sadakatini en önde tutan, global bir firma için, bu durum büyük sorun teşkil ediyor. İzlememiz gereken pazarlama stratejisi konusunda önerilerinizi bekliyor, cevabınızı kategori toplantımızdan önce bekliyoruz. (Alpcan Günvaran)
Cevap: Sevgili Alpcan, size şöyle bir reklam öneriyorum: Ekranda Rauf Denktaş, kendine has babacan edasıyla “Ergenekon yoktur” diyor. Sonra Orgeneral Başbuğ yine özgün karizmasıyla “JİTEM yoktur” diyor. Ardından Devlet Bahçeli’den “Domuz gribi yoktur” ve Bakan Zafer Çağlayan’dan “İşsizlik yoktur” replikleri duyuluyor. Sayın Başbuğ yeniden görünüyor ve “Yer altından fışkıran silah yoktur, olsa olsa borudur” diyor. Saygıdeğer dört beyefendi ile ekran başındakilerin güven ve inanma duygusu tepe noktadayken elinde beyaz bir gömlekle güzel bir kadın ekranda beliriyor ve “Arıyel ile yıkanan çamaşırda hiçbir leke yoktur” diyor. Seyirciyi şaşırtmaca adına Başbuğ yine çıkıp “Ha bu arada, ıslak imza da kafes planı da yoktur” diyor. Sonra görüntü fade out yapıyor ve zarif bir puntoyla “İnanmak güzeldir” yazıyor. Bence güzel oldu, artık bir koli hediye deterjan gönderirsin.
Dr. Sivilay Genç – Kozmik odadaki otel faturası yazısından.
Cezaevinde gözüme takılanlar
27 Ara
Geçen hafta, bir günlük bir görevlendirme ile E Tipi Kapalı bir cezaevinde çalıştım. İlk defa bir cezaevini bu kadar yakından ve içeriden izleme, gözlemleme fırsatım oldu. Ziyadesiyle meraklı bir birey olarak dikkatimi çeken pek çok şey oldu. Torunlarıma anlatacak kadar ilginç olmasa da, fazla yoruma girmeden dikkatimi çekenleri şuracıkta paylaşmak istedim.
Açık görüşün olduğu bir güne denk gelmişim. Kapıda yakınlarını görmek için bekleşen insanlar arasından avlu kapısına girdim. Kapıdaki kulübenin içinde oturup gazetesini okuyan ve civardaki askerlerin Komutanım diye hitap ettiği yetkili kişiye görünüp onayını aldıktan sonra, upuzun bir avludan yürümeye başladım. Cezaevi binasının girişindeki elektronik metal öttürgecinin içinden bir kaç kere geçip öttürdükten sonra(yaka kartımı önlüğe iliştiren tutturgaca ötüyormuş) revire vardım. 2 adet cezaevi müdürü, 3-5 gardiyan, bir adet sağlık memurundan müteşekkil bir heyet tarafından karşılandım. Karşılandım dediğim, odada onlar vardı, ben de odaya girmiş bulundum yani. Merhaba, çay, nasılsınız fasıllarından sonra, beni bekleyen 24 hasta/mahkum olduğunu öğrenip işe başladım. Muayene olmak isteyen mahkumlar, bir dilekçe ile sabahtan başvurmak zorundalarmış. 24 adet dilekçemiz mevcut idi.
Evvelinde burada görevli bir Diş Hekimi var imiş, istifa etmiş. Sonra bütün kadrolar Sağlık Bakanlığı’na devredilmiş falan filan derken, bu günkü hadise: 800′den fazla insanın kaldığı cezaevinde görevli bir Diş Hekimi yok. Çalışma için her türlü malzeme bulunuyor ancak, verilen paranın çok az olması, burada çalışmaya gönüllü kimse olmaması ve buraya her hangi bir atama da yapılmaması sebebiyle, böyle bir durum çıkmış ortaya. Mahkumlara tek tek bakmaya başladım. Haliyle psikoloji bozuk çoğunda. Mesela şöyle bir diyalog oldu biriyle aramızda:
-Hocam, bütün dişlerim sızlıyor
-Fırçalamıyorsun pek, diş etlerin sağlıksız ve diş taşların var
-Hocam fırçalıyorum, 2 haftada bir
-2 haftada bir olmaz, günde 2 olmalı
-Macunların içine ilaç koyuyorlar hocam, kimyasallar var, Sodyum bilmem ne var, sağlıklı değil
-Hmmm
Buradaki hmm, ne desem şaşırdım manasında. Macunsuz fırçala dedim, onu da kabul etmedi.
Bütün gününü içeride geçiren bir insan sabah uyanınca kıyafetlerini değiştirir mi ? İlginç ama çoğu değiştirmişti. Dışarı kıyafeti denebilecek, pantolon hatta ceket, mont falan ile gelenler çoğunluktaydı. Sadece birkaçı eşofmanı ile geldi.
Orada müdahale edebileceklerime baktım ama çoğuna da hastaneye sevki uygundur diyerek hastaneye gelmeleri gerektiğini yazdım. Hastaneye sevki uygundur dediğim hastaların bir kısmının 6 aya kadar bile bekleyebileceğini sonradan öğrendim tabii. Birkaçına da ilaç yazıp, ilaçların mutlaka alınmasını söyledim. Sonradan öğrendim ki ilaçları da eczane vermemiş (nasıl oluyor ben de bilmiyorum)
Bir ara parmaklıklı pencereden dışarı ilişti gözüm. 3-4 metre yüksekliğinde duvarlarla çevrili küçük avlular vardı her yerde, çamaşır ipleri asılmış, her yanı betonla kaplanmış küçük küpler, sadece gökyüzünü görüyor. Mahkumların hava aldığı, volta attığı yerler imiş. Güneş’e göre ayarlanıyormuş açılma/kapanma saatleri. Hemen yukarıdaki çatıya tüneyen güvercinlere ilişti gözüm sonra, garip bir tezat hissi duydum.
Mahkumlar hakkında en sağlıklı bilgiyi alabileceğim kişiler, gardiyanlarla muhabbet ettim biraz. 400 civarında kapasite varken 800′ü aşkın mahkum kalıyormuş burada.
“Bizde iyi yine, Diyarbakır’da 3′lü ranza sistemine geçmişler. 10 kişi tahliye ediliyor, bir hafta geçmiyor 15 kişi geliyor. Millet rayından çıkmış hocam”
50 civarında kadın mahkum var ve en problemli mahkumlar kadınlar imiş. Siyasi suçlular, adli suçlular ayrı koğuşlarda tutuluyormuş. Adli suçlular genelde cezaevinde de sorun çıkarıyorlarmış:
-”Dışarıda üç beş kişi hırsızlık yapanlar, buraya gelip çevre ediniyor. Dışarı örgüt olarak çıkıyorlar hocam”
En uyumlular ise Hizbullah davasından gelenlermiş:
“Keşke herkes onlar gibi olsa. Kendini kesen biçen psikopatlardan bıktık hocam”
Mahkumların herhangi bir sağlık birimine sevki, randevusu 6 ayı aşan sürelere kadar gecikiyormuş. Bekleyen mahkumlar ve sevk edildikleri klinikleri listesine baktım. Dahiliye, Kardiyoloji gibi önemli durumlar da vardı maalesef. Nedenini merak ettim.
“Hocam, askeri araç ve personel gerekiyor taşıma için. Talep ediyoruz ama vermiyorlar, yeterli değil diyorlar. Acil bir durum olunca ambulansla götürün diyorlar. Ama ambulansla gitmek için de askeri personel lazım”
Buna şaşırıyorum. Askerin kaynak ve iş gücü eksikliği, olacak şey mi, bence değil ?
Öğlen yemeği saatinde, koğuşların olduğu tarafları doğru yürüdük biraz. Uzun geniş koridorlar, kilitli demir kapılar arkasında koğuşlar. Koridorlarda telefonlar var. Mahkumlar, belge ile ispat ettikleri akrabaları ile görüşebiliyorlarmış haftada bir. Garip geldi bir an, insanın insanı cezalandırması…
İşimi erken bitirip çıktım cezaevinden. Sağ olsunlar, personel çok ilgilendi, yardımcı oldu. Ama yol boyunca aklımda kalan, kendime sorduğum şey: Bu şartlarda cezasını çeken biri, buradan ıslah olarak mı çıkar yoksa daha beter mi olur ?
Gün içinde cezaevi ile ilgili bilgilere bakınırken, İHD’nin bir raporuna denk geldim. Göz ucuyla müşahede ettiğim şeyleri, yerinde inceleyip kayda almışlar. Meraklısı ona da şuradan baksın:
İki yorum, iki haber; parçaları birleştirin.
15 Ara
USAK başkanı bir analiz yaparak DTP’nin kapatılmasını ve gündemdeki karmaşayı değerlendirmiş. Çok karamsar bir tablo çizmiş olsa da, bu ülkede daha önceleri de yazılan ve oynanan senaryolar olduğu için bu tespitleri önemli buluyorum. Şöyle demiş Sedat Laçiner:
…Öcalan dışarı çıkmak için ne istense yapacak haldeyken örgüt onun bu halinden de, Türkiye’nin demokratikleşme arzusundan da yararlandı. Açılım’ın neredeyse tamamen DTP üzerine kurulmuş olması bu açıdan örgüt için bir şans oldu. Açılım biraz ilerleyince DTP’ye yerleştirilmiş derin PKK devreye girdi ve partinin iradesini tamamen ellerine aldı. Partiyi kapattırmak ve sokakta kaos için ellerinden geleni yaptılar. Bu anlamda DTP “irade İmralı’da” dediği gün aslında kendisini kapatmış ve sine-i PKK’ya dönmüş, ya da döndürülmüş oldu.
Kapatmadan sonra bazı DTP’lilerin açıklamalarına bakıyorum da, sanki derin PKK konuşuyor. Öcalan bile değil, derinlerden, bazı yerlerle de teması olan aslında pek de bilmediğimiz bir PKK konuşuyor…. Üstelik bu PKK hiç de Kürtçü görünmüyor. Derdi ne Kürtler ne de Kürtçülük. Türkiye’nin Kürt sorununda en ılımlı olduğu noktada her şeyi göze almış ya da aldırılmış bir örgüt var karşımızda. Görünen o ki, PKK hedefe kilitlenmiş durumda ve hedefte de iç savaş var. Sokaklar ne kadar kana bulanırsa, Kürtler ile Türklerin arasının o kadar çatırdayacağı hesap ediliyor. Uçurumun kenarından dönen bir terör örgütü böylece can bulacak. İstanbul, Diyarbakır vs. kana bulandıkça örgütün eylem yapmasına bile gerek kalmayacak. Diğer taraftan sokaklarda PKK’yı aşan işler oluyor. Alttan alta olağanüstü hal, hatta sıkıyönetim pişiriliyor. Andıçlarda, planlarda yapılamayan işler oluyor şu anda. Türkiye bir şeylere hazırlanıyor. Görünürde PKK var, hedefte ise Türkiye…
Sürecin iki sigortası var, Hükümet her iki sigortayı da gevşek tuttu. Ve olan oldu, gevşek hatlar üzerinden gelen akım 2002’den bu yana gelen en ölümcül akım oldu. Danıştay Saldırısı’yla, Sarıkız’la, Muhtıra’yla, Islak İmza’yla ve daha birçok denemeyle başarılamayan gümbür gümbür geliyor. Hedef iç savaş, kanlı bir iç savaş…
Bir diğer analiz de Taraf Gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’dan. Yıldıray Oğur da PKK’yı ve bazı kürtleri inceden inceye iğneleyen bir yazı yazmış bugün. Alıntılıyoruz:
Bundan birkaç yıl önce Kürt sorunu başlıklı bir foruma katılmıştım. Türk solundan temsilciler art arda kürsüye çıkıyor, neredeyse hamasette birbirleriyle yarışırcasına Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkından bahsediyor, dağlardaki ‘özgürlük savaşçıları’na selam çakıyordu.
En son kürsüye barış grubuyla Türkiye dönen eski bir PKK’lı çıktı. Günün en barışçıl konuşmasını da o yaptı. Bir ara neredeyse Türk solcularına dönüp “sakin olun arkadaşlar, şiddet çare değil, biz Türkiye’de siyaset yapmak istiyoruz” diyecekti.
O gün şöyle düşünmüştüm: İşkenceye niye karşı çıkıyoruz; yaşam hakkına saygı duyduğumuz için. Niye vicdani ret hakkını savunuyoruz; silaha kutsal bir anlam yüklemediğimiz için. Niye kadına karşı şiddete karşı duyarlıyız, neden hayvanların da yaşam hakkı olduğunu savunuyoruz…
Peki, nasıl oluyor da aynı zamanda silahlı mücadeleyi anlıyoruz hatta meşru görüyoruz? Nasıl oluyor da birden post-modern sivil toplum hatlarımız ,politik doğrucu hatlarımız kopuyor, Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkına bağlanabiliyoruz.
Evet, kabul ediyorum. Maalesef PKK olmasaydı bugün ben Kürt meselesiyle ilgili bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Hükümet Kürt açılımı yapmaya çalışmayacaktı. Kürtlerin sorunları gündeme gelmeyecekti.
Bu Kürtlerin çığlıklarına yıllarca kulaklarını tıkamış bütün Türklerin ayıbıdır.
Yine doğrudur. Yüzlerce Albay Temizöz 1990’lar boyunca Kürtlere yapmadığını bırakmazken, 17 bine yakın faili meçhul cinayet olurken, Kürtlerin yanında biz değil PKK vardı.
Ama yine de kimse beni, bu çağda, elinde silah dağlarda dolaşmanın anlaşılır ve meşru olduğu konusunda ikna edemiyor.
2009 yılında dünyanın hangi dağında, hem de, özerklik, anadilde eğitim gibi talepler için elinde silahla dolaşan gerilla kaldı? Bu iletişim çağında, artık Kürt sorununa duyarlı bunca insan, kurum, kamuoyu, medya organı, uluslararası aktör varken, PKK istediği anda yüz binleri sokaklara dökülebiliyorken, Kürtler hâlâ seslerini pusu kurarak, mayın döşeyerek duyurmaya devam edebilir mi? Bu artık Kürtlerin işine gelir mi?
Zannediyor musunuz ki, methiyeler dizdiğiniz o dağdakiler, hayatlarını her an öldürülme ihtimaliyle geçirmekten memnundur? Elinde silah olan, masum ve temiz kalabilir mi? Elinde silah olan, mücadele ettiği silahlı güce benzemeye başlamaz mı? Adam öldürmek estetize edilebilir mi? Elinde silah olan zafere ulaşsa o zafer o silahlar üzerinde kurulmaz mı? Silah üzerine inşa edilmiş bir düzenden kime ne fayda gelir? 100 yıldır askerî vesayet altından kurtulamayan Türkiye yeterince ibretlik bir örnek değil mi?
Evet, Kürtler “Siz PKK’nın, Öcalan’ın bizim için ne demek olduğunu anlamıyorsunuz” diye sitem ederken haklı.
Babasını devlet öldürünce bir aylık bebeğini bırakıp dağa çıkan Hamiyet’i, 17 yıl sonra Habur’dan gelip teslim olmasa belki o bıraktığı çocuğunun karşısına asker olarak çıkabilme ihtimalini biz değil en iyi Kürtler anlıyor.
Tokat Reşadiye’deki katliamı PKK’nın üstlenmesine bir anlam veremeyen, kafası karışan Kürtleri de daha ciddi ve daha derin bir öz eleştiriden koruyan bu duygusal bağ ve anlam.
Diyarbakır’da tanıştığım DTP çizgisinde de olmayan bir Kürt arkadaşımın verdiği örnek bu karışık duyguyu çok iyi anlatıyordu.
“Bak,” demişti, “PKK ile Kürtlerin ilişkisi şudur: Bir gün sana bir adamın çok büyük bir iyiliği dokunur. Adam hayatını kurtarır. Gel zaman git zaman adam bu iyiliği başına kakmaya başlar, seni kendine esir eder. Utanır, bir şey diyemezsin. Bu arada kötüler de boş durmaz. Adam seni bir defa daha kurtarır onların elinden. Yine ona mahkûm olursun, ses çıkarmazsın. Tam bu iyiliğin üzerinden de zaman geçer, ‘Tamam bana çok iyiliğin dokundu ama senin bu hallerin de hiç hoşuma gitmiyor’ diyecek cesareti bulursun, başına bir hal daha gelir, o adam seni bir daha kurtarır, bir daha bir daha. Şimdi kötülük el çekmeye başlayınca, biraz rahata kavuşunca, beni defalarca kurtarmış o adamı nasıl satarım, nasıl ‘tamam artık git başımdan’ derim, ‘sana ihtiyacım kalmadı’ derim.”
…gerçekten dost olan birinin bir gün bunu söylemesi gerekiyordu:
Kürtlerin silahlara veda zamanı geldi
…
Son alıntı ise, bütün bu karmaşa içinde hala uslanmadığımızı gösterir iki haber:
* Hafta sonu DTP İstanbul İl Başkanlığı’nın bulunduğu Beyoğlu Dolapdere’de basın açıklaması yapan DTP’lilere, Dilbaz sokakta oturan bir grup silah, satır, taş ve sopalarla saldırmıştı. Olayın ardından DTP’lilere silah doğrultan S.Ü, T.G ve S.Z, polis tarafından gözaltına alındı.
T.G ve S.Z. Savcılık tarafından serbest bırakılırken, S.Ü. ise başka bir olaydan arandığı için hakkında işlem yapıldı.
Bu arada olaylar sırasında bacağına kurşun isabet etmesi sonucu kaldırıldığı Haseki Hastanesi’nden polis tarafından gözaltına alınan Şevket Aslan, sorgusunun ardından adliyeye çıkarıldı. Savcılık ifadesinin ardından tutuklanma talebiyle nöbetçi sorgu hakimliğine sevk edilen Aslan, “örgüt üyesi olmak ve yasadışı gösteriye katılmak” suçundan tutuklandı. (Taraf)
—
* Vatan gazetesinde yer alan habere göre; hafta sonu DTP’nin kapatılmasın protesto ederek ev, iş yeri ve araçlara molotof kokteyli atanlara silah çeken üç kişiden biri olan T.G., gözaltına alınmadan önce gazetecilere ilginç açıklamada bulundu.
Geçimini çöpçülük yaparak sağladığını belirten T.G., göstericilere karşılık vermesi için kendisine 500 TL verildiğini iddia etti.
T.G., gazetecilere “Bana verdikleri parayı sen de ver, istediğin adamı rehin alayım” dedi.
Zanlıların ellerindeki tabancanın aynı marka olduğu, kıyafetlerinin de benzer olması dikkat çekti. (ntvmsnbc.com)

Soru: Sevgili Sivilay Abla, ben Proktır & Gambıl firması, Deterjan Kategori Müdürü’yüm. Piyasaya sürdüğümüz deterjan markamızla, ev hanımlarına lekesiz temizliğin gücünü her fırsatta gösteriyoruz. Fakat yaptığımız tüketici araştırmalarının sonuçları gösteriyor ki: lekesiz temizlikte her ne kadar başarılı olsak da, psikolojik nedenlerle, ev hanımlarının yüzde 8,4’ünü çamaşırlarında hiç leke kalmadığına bir türlü inandıramıyoruz.





