İslamcılar ve “Kürtlerin Acısını Hissetmek”

0

Cemal Uşşak’ın, “Biz dindarlar, Kürtlerin acısını yeterince hissetmedik” açıklaması ile başlayan tartışmalar üzerine, Ali Bulaç 24.10.2011, 27.10.2011 ve 29.10.2011 tarihli üç yazı yazdı. Bulaç’ın, İslamcılar’ın Kürt Sorunu’na duyarsız(!)lığını ve aradaki bağları incelediği yazılarından:

 

*

Bugün hangi fikrî, politik ve askerî düzeyde cereyan ediyorsa etsin, Kürt sorunu eğer kalıcı bir zemine oturacaksa, gelip dayanacağı ana meselelerden biri “İslam konusu” olacaktır. Ortadoğu’nun genelinde olduğu gibi Türkiye’de veya Kürtlerin yaşadığı coğrafyada sosyo-politik olayları derinden belirlemekte olan İslam faktörünün payı yeterince anlaşılmadan ve hak ettiği önemde ele alınmadan soruna kalıcı bir çözüm bulunamaz. Bunun somut örneği Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve bugün içeride yaşamakta olduğu derin sorunlardır. Kürtler İslam ümmetinin parçasıdır, yaşadıkları coğrafya sadece Ortadoğu’nun değil, İslam âleminin tam kalbidir. Laik Kürt aydınları kendilerini bu dünyadan ayrı üniteler görse bile, bölgenin tarihi, coğrafyası, ana kültürel kodları, içine girdiği yeni inşa mecrası ve öngörülebilir gelecek açısından İslam dünyası onları kendinden ayrı, bağımsız göremez. Dolayısıyla kalıcı çözüm İslamî çerçevede ve Müslümanların tarihsel tecrübesinde aranıp bulunacaktır.

“Kürt mesele-si”yle ilgili ben de epey çalıştım. En çok kendimi bu konuda söz söylemeye ‘hak sahibi’ görüyorum. Çünkü ben “Kürtlerin yaşadığı tarihî coğrafyayı İslam dünyasının asli ve tabii bölgesi; Kürt halkını da İslam ümmetinin asli ve tabii bir parçası” gören biri olarak hiçbir zaman Kürt sorununa bigâne kalmadım. (Konuyla ilgili yazdıklarım ortada: Ortadoğu’dan İslam Dünyasına, İst.-1996, s. 221-275; Kürtler Nereye? Çıra Y., İst.-2010.)

Ancak genel olarak ve kamusal düzeyde Müslümanların Kürt sorunuyla ilgili attıkları ilk önemli adım Mazlum-Der’in Ankara’da 28-29 Kasım 1992′de düzenlediği sempozyumdur. Sempozyuma İslami akımların, grup, tarikat ve cemaatlerin neredeyse tamamının temsilcileri katıldı, bildiriler sundu, müzakerelerde bulundu ve son derece gerçekçi, aklı başında, barışı ve adaleti tesis edici bir ‘çözüm çerçevesi’ çıktı. (Bkz. Kürt Sorunu Forumu, Sor Y. 452 shf. 1993-Ankara.) Buradan iddia ediyorum, ne Kürt milliyetçileri ne “Kürt açılımı”nı başlatıp bir türlü toparlayamayan hükümet -ki 2009′da başlatılan açılıma destek vermemize rağmen hükümet bizlere tek cümlelik fikir sorma lüzumunu hissetmedi-, bizim sunduğumuz “çözüm çerçevesi ve takip edilecek yol haritası”ndan daha gerçekçi, daha doğru ve kalıcı çözüm ortaya koyabilmiş değildirler. (1992′de dile getirdiğimiz çerçeve için bkz. A. Bulaç, Mazlum-Der Kürt formu, s. 25-38)

Mezkûr forumun önemi şuradan ileri gelir: 1978′de kurulup 1984′te silahlı mücadeleye başlayan Kürt hareketi, zaten 1990′ların başında siyasi parti (DEP) kurup kanuni sahneye çıktı, 1992′de Müslümanlar da mezkûr forumu düzenledi. Ardından aynı önemde Nubihar Dergisi İstanbul’da bir Kürt forumu düzenledi ve yaklaşık aynı grup temsilcileri aynı çözüm çerçevesini teklif etti. Daha düzenli bir çerçevede 2008′de Abant Platformu, Kürt sorununu ele aldı ve “Kürt kimliğinin ifadesi, ana dil ve genel af” olmak üzere son derece dikkat çekici çözümler önerdi.

**

İslamcıların ve genel olarak Müslüman grupların Kürt sorunu karşısındaki ‘ikircikli tutumları’nın sebebini yedi noktada toplayabiliriz:

1) Cumhuriyet, kurulduğunda “üç öteki seçmiş”, bunları sindirmeyi kendine esas görev saymıştı: “Dindarlar, Kürt milliyetçileri ve gayrimüslimler”.

 

Dindar çevrelerin çektiği sıkıntı ve acıları saymaya kalkışsak ciltler dolusu kitap yazılır. Kendisi baskı altında insanlar başka acı çekenlere yeterince ilgi ve ihtimam göstermemişse, anlaşılır durum dolayısıyla bu bir “kusur” olabilir, ama “itirafı gerektiren suç” değildir.

2) 1984′te Kürt milliyetçi hareketi silahlı mücadele ile işe başladı. Müslümanların siyasi mücadele geleneklerinde “Huruç ala’s-Sultan” yoktur, bu anarşi ve kargaşaya yol açan “fitne” sayıldığından “Cair/zalim de olsa yöneticiye (Ulu’l-emre) itaat” vardır. Ebu Hanife ve İmam Şafii çizgisi bunu hiç değilse “temkin” yoluna dönüştürerek sivil alanı zorba devletin tasallutundan kurtarmaya, hukuku sivilleştirmeye, devletin alanını sınırlandırmaya çalışmış, uygun zaman olunca kıyamı meşru saymışlardır. “Temkin yöntemi” modern zamanlarda Türkiye’de başarılı sonuç vermiş, bugün Mısır’daki son örnekle küresel vahşi kapitalizme karşı kitlesel-sivil, barışçı protestoların ilham kaynağı olmuştur.

3) PKK, silaha sarıldığında değil dindarları, şiddet yanlısı olmayan diğer bilumum Kürt gruplarını da tasfiye etmiştir. PKK’nın sorunu temellük etmesi dindar-laik her kesimi devre dışı bırakmıştır.

4) PKK, Marxist-Stalinist ve Baasçı-laik bir örgüttür. Müslümanların, arkaplanında materyalizm ve laiklik olan bir siyasi hareketi sahiplenmeleri beklenemezdi.

5) PKK ve laik-sol aydınların domine ettiği Kürt hareketi, -ezilen nitelikte de olsa- son tahlilde bir “milliyetçilik”tir. Dindarların “Türk milliyetçiliği” ile olan sorunlu ilişkileri doğrudur, ama tarihlerinde ilk defa, ezilen bir topluluk (Kürtler) adına ortaya çıkan örgüt ve aydınlar, bir “etnik grup/ırk” üzerinden hak talebinde bulunmakta, hak talep ettikçe “etnik-ırk ve kavim kimlikleri”ni “diğerleri”nden ayrıştırmaktadırlar. Bu, Müslüman alimlerin, fikir adamları ve kanaat önderlerinin henüz iç-zihni muhasebesini, İslam kelamı açısından kritiğini yaptıkları bir ‘konu’ değildir.

6) Geçen yüzyılda İslam dünyası “ümmetten milletlere/uluslara; Daru’l İslam’dan halkı Müslüman ülkelere” bölündü, tarihimizde yabancısı olduğumuz ‘ulus devletle’, teritoryal yurttaşlık ve toprağın sekülerleştirilmesi demek olan ‘vatan’ fikriyle karşılaştık. “Ulus devlet”, toprağa veya kan bağına dayalı “yurttaşlık” ile “vatan fikri”nin İslami hükümler açısından değeri meşru bir zemine oturmadan, milyonlarca mü’min erkeğin ve mü’min kadının gönlünde yaşayan Daru’l İslam’ı Batılı tarzda yeni bir parçalanmaya tabi tutacak bir teşebbüs ve talep kolayca olumlu yankı bulamazdı. Bu, Müslümanların mekân üzerinde yaşama biçimi ve örgütlenme tarzıyla ilgili önemli itikadi bir konudur.

7) Böyle olmakla beraber Kürt sorununa en yakın ilgiyi gösteren Milli Görüş ve Nakşibendi geleneğinden gelen siyasi liderler olmuştur. Rahmetli Turgut Özal, İskenderpaşa Nakşi geleneğinden idi, 1987′de MSP’den İzmir milletvekili adayı oldu. Onu Kürt sorunu konusunda rahat ve atak davranmaya sevk eden husus, “liberal politikaları” değil, İslami hassasiyetleri ve buradan aldığı meşruiyet duygusu idi. Rahmetli Necmettin Erbakan, ilk defa çekinmeden Abdullah Öcalan’la devlet adına görüşmeyi planlayan ve bu yönde adım atan lider oldu. Erbakan hiçbir zaman asimilasyoncu-inkârcı politikaları tasvip etmedi, “Siz ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ derseniz, Kürt de ‘Ne mutlu Kürt’üm diyene’ diyecek” dedi, bunun bedelini de ödedi. Çözüm yönünde en dikkate değer çözümlerin R. Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu AK Parti zamanında ortaya çıktığını kimse görmezlikten gelemez. Erdoğan da -ona araya mesafe koymasını isteyenlerin baskısı altında olsa bile- bu adımların meşruiyeti çerçevesini geçmişte beslendiği “İslami gelenek”ten almaktadır. Eğer “yanlış akıllar ve yersiz korkular”ın etkisinde bu geleneğin içinden çözüm aramayı sürdürseydi, bugün çok daha iyi bir noktada olabilirdik.

***

“Kürtlerin acısını hissetmek” konusuyla ilgili söylenebilecek şeylerden biri de şudur: Türkiye’de “İslami hareket” veya “politik, sosyal ve entelektüel İslami/İslamcı akımlar” içinde yer alanların hatırı sayılır bölümü Güneydoğu ve Doğu kökenli Kürt, Arap ve Zaza kimselerdir.

 

Karadeniz, Orta Anadolu, Rumeli, Kafkas veya diğer bölgelerden olan insanlarla aynı mücadeleyi verirken, kendi etnik kökenlerini öne çıkarmama konusunda özel bir hassasiyet gösterdiler. Bunun anlaşılır sebebi var:

Hangi bölgeden ve etnik kökenden olursa olsun, 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana bu toprakların yegane “Batı-dışı sosyo-politik, ahlaki ve entelektüel hareketi olan İslamcılık”, İslam’ın kelami ve fıkhi çerçevesi içinden hareketle yeni bir toplum, yeni bir Daru’l İslam ve yeni bir dünya düzeninin tahayyülü olarak şekillendi. Kur’an ve Sünnet’te yer alan hükümlerin hayatın -sosyal, politik, iktisadi, idari, hukuki vs.- tanzimi için indirildiğine inanan her mü’min, bittabi ve bizzarure İslamcıdır. Aksi halde Kur’an’ın hükümlerinin bir bölümünü iptal etmiş sayılır.

İslamcı akımlar yeni bir dünya tasavvurudur, Batı-dışı modernleşmedir, modernliğe cevaptır ve fakat bir “beşeri durum” içinde modern dünyada kendine özgü kimlik ve kültür kaynaklarıyla varolma çabasıdır. Böyle olunca bu akımlar içinde yer alanların Türk, Kürt, Arap, Boşnak, Çerkez veya Laz olmalarının bir önemi yoktur.

Kabul etmek lazım ki, büyük Müslüman zihinlerin geçen yüzyılda formüle ettikleri çözümler bugün yeterli değildir. Söz konusu çözümlerde “Türk etnisitesi” baskındır. Mesela “Türkler İslam’la imtizaç etmişlerdir” önermesi, doğru olmakla beraber iki eksiği taşımakla maluldür. İlki bu “Türk etnik kimliğin esas alındığı modern Türk ulus devletine dinî meşruiyet çerçevesi” sağlamıştır. Şöyle çevremize bir bakalım, bu önermeyi ‘eksik’ bulabilecek çok az İslamî/dinî grup var. Diğer yandan sadece Türkler değil, Araplar, Kürtler, Boşnaklar ve Malaylar da İslamiyet’le imtizaç etmişlerdir. Batı akademik çevreleri ve oryantalizmi Türk’ten Müslümanlığı anladığı kadar, Araplardan da Müslümanları anlar, bir Boşnak ateist olsa bile Müslüman telakki edilir.

Said Nursi’nin “Arapça vacip, Türkçe lazım ve Kürtçe caizdir” formülü yeni devlet kurulduğunda esas alınsaydı çözümün bizzatihi kendisi olurdu, daha doğrusu sorun olmazdı. Ama bugün Kürt milliyetçileri nazarında “vacip, lazım ve caiz olan sadece Kürtçe”dir, “niye zamanında Kürtçeye izin verilmedi” sorusu, sorunun kalbidir, ama artık diğer “siyasi özgürlükler” bunu peş peşe takip etmektedir.

Hepimizin bilmesi gereken bir hakikat var: Yeni bir güne uyanıyoruz. Dünyada ve bölgede (Ortadoğu) Kürt meselesi dahil olmak üzere üç önemli boyutta köklü değişimler vuku buluyor. Bunlar zihniyetle ilgili olup modernitenin içine düştüğü derin krize işaret ediyor. Kürt sorunu söz konusu krizin bizdeki tezahürlerinden, ama en yakıcı-yıkıcı olanlarından biri. Kuşkusuz kriz Avrupa’da, Amerika’da, Asya ve Latin Amerika’da da söz ko­nusu. 2008′den beri süren “küresel kriz” modernitenin krizidir. Batı, krizi bizi paramparça ederek, kaynaklarımıza yeni eller ve yöntemlerle el koyarak aşmak istiyor.

Halen devlet, hükümet ve bu paraleldeki aydınlar Kürt sorununu salt “terör sorunu” olarak görüyorlarsa, bu derin kriz konusunda hiç de sağlıklı bir anlayış ve analiz perspektiflerinin olmadığını gösterir. Bana sorarsanız dinî gruplar, cemaatler ve tarikatlar -ve en çok muhafazakâr demokratlar- dünyada, bölgede ve ülkemizde olup bitenler konusunda yeterli bir analiz çerçevesine sahip değiller. Olup biteni doğru dürüst algılamıyorlar. Ancak bu, PKK veya BDP çevrelerinin sorunu doğru anladıkları anlamına da gelmiyor. İslamcılar, Türk ve Kürt milliyetçileri ve bilhassa küresel dogmalardan hiç kuşku duymayan liberaller ve onları takip eden sol ve milliyetçi kökenden gelen aydınlar oturup yeniden düşünmelidirler. Belki birlikte müzakereler yapmalı. Burada rahmetli Bediüzzaman’ın dediğini hatırlamanın tam sırasıdır: “Eski hal muhal, ya yeni hal ya yeni izmihlal!”

Ayın büyüttüğü oğullar…

0

 

Nadir ile Simin: Bir ayrılık

0

Cihan Aktaş, İranlı yönetmen Asgar Ferhadi’nin Altın Ayı ödüllü filmini yazdı:

Salt aşka dayanan bir evlilik yapmışsa çift, aşklarının hayatın karşılarına çıkartacağı her meşakketin bir çırpıda üstesinden geleceğine inanmaya meyyaldirler başlangıç yıllarında. Aşk zor zamanların telafi çabası, çöküşten yüzeye çıkarma gücüne sahip başlıca sebep ve asıl olarak da varlığın biricikliğine imanı tazelemede güç kaynağı. Peki durum kötünün kötüsünü çağıran olaylar zinciriyle bir çıkmaza giriyorsa ne olacak… Aşkı paranteze almaya yöneliyor iki kişiden biri, bazen de iki taraf birden; kalpleri parça parça da olsa. Nadir ile Simin’in başlarına geldi bu; boşanma yeteri kadar zorken, Nadir’in alzheimer hastası babasının sorunları nedeniyle daha da ağırlaştı. Maharetli bir hastabakıcı böyle durumlarda şartların kolaylaşmasına katkıda bulunabilir, ama profesyonel bir hastabakıcı değilse tercih edilen henüz, güvenilir bakıcıyı bulmak o kadar da kolay olmaz.

Sözünü ettiğim durum Asgar Ferhadi’nin bu yıl Berlin’de “Altın Ayı” ödülü kazanan filmi, “Nadir ve Simin: Bir Ayrılık”ta yaşandı. Çoğu kez yabancı festivallerde ödüller alan filmlere İranlı eleştirmenlerin burun kıvırdığı görülür. Bu film için farklı oldu. Nadiren yaşanan bir durum çıktı ortaya: Hem eleştirmenler beğendi filmi, hem sinema yönetimi ilk tereddütlerin ardından çok da dışlayıcı bir tutum izlemedi, hem de Asgar Ferhadi’nin beşinci uzun metrajlı filmi gişede seyircinin büyük ilgisine mazhar oldu. Filmin başoyuncuları olan Leyla Hatemi ve Peyman Moadi gerçekten çok başarılı bir oyun çıkarıyorlar. Ferhadi ise İran sineması içinde yeni bir üslup ortaya koyan bir yönetmen kimliğinin altını çiziyor. Ne entelektüel ne de “farsi” olan bir sinema bu. Ne salt festivaller için yapılmış, ne de sadece gişe kaygısını gözettiği söylenebilir. Filmin akışı durgun olmaktan uzak. Buna karşılık sürükleyici olmak adına klişelere de başvurulmuyor.

Eleştirmenlere göre Ferhadi’nin filminin gördüğü ilginin sebepleri şöyle sıralanabilir: Yönetmenin önceki filmleriyle ilgili iyi izlenimler, filmin uluslararası festivallerde kazandığı başarı nedeniyle uyandırdığı merak ve daha önemlisi filmdeki toplumsal gerçekçi çizginin seyircide bulduğu karşılık. Ferhadi son on yıl içinde çektiği “Çarşamba Ateşi” ve “Eli Hakkında” isimli filmlerinde olduğu gibi bu filmde de aile çevresinden topluma, sorunları çözümlemek adına “yalan”ı tabileştiren telakkileri tartışıyor ve fonda da alzheimer hastası babanın ailenin hayatına getirdiği yeni sorumlulukla ilgili meseleler, seyirciyi içine çekiyor.

Filmin alzheimer hastası babaya özgü sarsıcı bölümlerinin dışında aklımda kalan sahneleri: Simin evi terk ederken eşyalarını bavula sığdıramıyor. Ortak olarak sevilen bir cd elden ele dolaşıyor. Anlaşarak ayrılan çift eşyalarını taksim edebilirlerse de biricik kızlarını nasıl paylaşacaklar? Simin babasının yanında kalmak isteyen kızı Terme’ye fısıldıyor: “Merak etme, ben ayrılmak için gitmiyorum aslında, baban yurtdışına gitme, göçme isteğimi geri çeviriyor ya, evden gitmek suretiyle bu konuda düşünmeye zorlamak istedim onu.”

Kimse pek dillendirmese de seyirci biliyor: Simin biraz da alzheimer hastalığının evin fezasını kapatan ağır tezahürlerinden kaçıyor. Unutan Adam, apartman dairesinin sınırlarında sanki Simin’in kendisini unutmasının da müsebbibi olacak. Hani aşkın gücü her şeye yeterdi? Karısı tarafından terk edilen Nadir’in üzüntüsüne bakıcı kadının ihmali yüzünden yatağından düşerek yaralanan babasına duyduğu acıma ekleniyor. Öfkeye dönüşen karışık duygularıyla bakıcı kadını kovuyor evden. Bir tarafta boşanma süreci, diğer tarafta hasta babanın ağır bakımı… Banyoda babasını yıkarken akmaya başlayan gözyaşları, yaşlı adamın sırtından akan sulara karışıyor kahramanımızın. Her şeye rağmen babasına ihtimam göstermek için elinden geleni yaptığını görüyoruz Nadir’in. Onu el futbolu oyununa katıyor, gittiği her yere taşıyor arabasıyla.

Öte yandan Bakıcı Kadın çocuğunu düşürmüştür ve bunu sebebi olarak Nadir’in kendisini evden kovarken merdivenden itmesini gösterir. Mahkemelik olurlar. Yargıç, kadının hamile olduğunu bilip bilmediğini sorduğunda, “bilmiyordum” der Nadir. Sahiden bilmiyor mudur? Terme kuşkulanır ve babasını sorgular. “Biliyordum, sana ders veren öğretmene hamileliğiyle ilgili bir şeyler anlatırken mutfaktaydım ben, duymuştum, ama onu kapıdan kovarken bunu düşünmedim, inan, onu kovarken hamile olduğu bir an olsun aklıma gelmedi”, der Nadir.

Bakıcı kadın her ifadesiyle dindarlığını dillendiren biri, mesela Nadir’in yaşlı babasına eliyle dokunabilir mi, haram olmaz mı bu, adam elden ayaktan düşmüş, yine de nedir fıkhen durumu, bunları sormak için telefonla yetkili mercileri arayıp fetva istiyor. Ancak o da o kadar dürüst değil; hem çalıştığı yeri işsiz güçsüz, lümpen, belalı bir adam olan kocasından gizliyor, hem de çocuğunun düşmesinin asıl sebebini açıklamaktan çekindiği için, Nadir’in onu itip kakması nedeniyle düşük yaptığını iddia ediyor. Oysa gerçek farklı: Daha işe başladığı ilk gün dikkatsizliği yüzünden yaşlı adam evden kaçtı, o da yaşlı adamı caddelerde aradığı sırada bir arabanın çarpması sonucu hiç hafif olmayan, çocuğunu düşürmesine yol açan bir kaza yaşadı. Mesele şu ki yaşlı da olsa bir erkeğe bakma sorumluluğunu üstlendiği işini kocasından gizlediği ve yaşlı adamla ilgili kaza geçirmesine sebep olan ihmalini Nadir’e bildirmekten kaçındığı için de yalana başvurdu. Kaza sonucu çocuğu düşünce de suçlu olarak kendisini hırpalayarak merdivenlerden düşmesine sebep olan Nadir’i işaret etti.

İyi de Nadir onu merdivenlere itmiş olamaz, bu konuda emin kendisi, kızı Terme ile defalarca tatbikat yaptı: Kapıdan itmiş olsa, merdiven basamaklarından yuvarlanması imkansız kadının, böyle bir itme sırasında kişi ancak sahanlığa doğru itiliyor ve oradan da en fazla gidip sahanlık parmaklıklarına yaslanıyor; işte bak, böyle.

Dini bütün kadın gibi meselelere matematiksel açıklamalar getiren babası da fütursuzca yalan söyledi. Bu durumda Terme ne yapsın, kime inansın? Babası hiç de beyaz olmayan bir yalana başvurdu, bakıcı kadının hamile olduğunu bilmediğini bildirdi. Ah evet, kızgındı kadına o sıra, bakımından mesul olduğu hasta babasını evde yapayalnız bırakıp çıkmıştı kadın, bu nedenle de yaşlı adam yatağından düşerek yaralanmıştı; izleri ayan beyan ortada. Çok da geçerli sebeplerle başvurduğu yalanını dile getirdiği takdirde hapse düşebilir ve o durumda hasta babası tamamen ortalıkta kalacak; Terme bunu anlayamıyor mu…

Hiç anlamıyor bunu Terme, sonuna kadar da anlayamadı. Güven duymayı istediği insanların irili ufaklı yalanları karşısında bocalıyor en son ana kadar, babasıyla annesinin boşanma davası için girdiği mahkeme salonunda bile…

 

Laiklik ve İslam

0

Başbakan Erdoğan’ın Mısır ziyaretinde yaptığı Laiklik tavsiyesi ve aldığı tepkiler üzerine yaptığı açıklamalara Zaman’dan Ali Bulaç ve Yeni Şafak’tan Rasim Özdenören yanıt verdi:

 

Arap âlemine önerilen laikliğe şu gerekçeler gösterildi: “Kişi laik olmaz devlet laik olur.

Bir Müslüman laik bir devleti başarıyla yönetebilir. Devlet her inanç grubuna eşit mesafede olur. İster Müslüman ister Hıristiyan ister Musevi ister ateist olsun, hepsinin güvencesidir.” Bunlara yakından bakalım:

Bu önermenin eşyanın tabiatı gereği imkânsız olduğunu söylemek mümkün. Çünkü devlet tüzel bir kişiliktir, gerçek şahıs değildir. Devlet eğer toplumun en geniş anlamda kendi kendini siyasi olarak var kıldığı bir organizasyon ise, bu organizasyonun somut tezahürü olan aygıtı toplum ve gerçek şahıslar oluşturmuş demektir. Gerçek şahısların duygu ve düşünceleri, belli inançları, âlem tasavvurları, dünya telakkileri vs. vardır. Anne-baba ve çocuklardan müteşekkil aileyi, belli bir hizmeti deruhte etmek üzere bir araya gelen sivil bir kuruluşu, bir vakfı, bir meslekî örgütü, onu var eden şahıslardan bağımsız düşünebilir miyiz? Elbette hayır! O halde devleti de, onu meydana getiren şahısların inanç ve düşüncelerinden, yani dinlerinden de ayrı düşünemeyiz.

“Din-dışı devlet” veya “din-dışı siyaset” ontolojik olarak muhal olduğundan, bundan anlamamız gereken iki şey olabilir ancak: Biri Batı tarih tecrübesinin bizzarure ortaya koyduğu üzere “Kilise’nin ve din adamları sınıfı (ruhban)ın mutlak etkisinden kurtarılmış devlet ve siyaset”, diğeri “Hangi din ve inançtan olursa olsun, herkese inanma, din seçme, inancına göre yaşama özgürlüğünü tanıyan ve bunu hukuk güvencesi altına alan devlet veya siyaset” biçimi.

Bizim tarihimizde “ruhani-cismani iktidar ikiliği ve Kilise/din-devlet çatışması” yaşanmadığından ilk gerekçe anlamsızdır. Bunun için laik olmaya gerek yoktur, bizim böyle bir sorunumuz olmamıştır. Laikliği insanların özgürce din seçmesi, din ve vicdan özgürlüklerine sahip olması ve dinlerine göre yaşaması manasında alırsak, bu zaten Kur’an ve Sünnet tarafından böyle emredilmiştir; İslam tarihinde tatbikat ana hatlarıyla bu yönde olmuştur ve bugün de gayrimüslimleri bu temel haklarından mahrum etmeyi hedef alan bir İslami akım yoktur. Ortadoğu’da gayrimüslimler bu haklara sahiptir, Türkiye’de gayrimüslimlerin ciddi sorunları vardır, sorunlarını Müslümanlar samimiyetle savunmaktadır; gayrimüslimler laikliği dayatan devlet tarafından baskı görmektedirler.

“Bir dindar laik bir aygıtı başarıyla yönetebiliyorsa”, inancını kalbinin dışına çıkarmıyor demektir. Böyle bir yönetici, “kendi vicdanında dindar yönetimde laik/la-dini kalarak” nasıl ontolojik sorunlar yaşamıyor, ayrı bir konu. Bu, helal-haramın karışmadığı adaletsizliğe, derin eşitsizliğe dayalı iktisadi piyasayı (liberal kapitalist mekanizmayı), tüketim kültürüyle çıldırtılmış hedonist ve erotik bir toplumu, nihilizme giden sosyal düzeni, düzenin kurum ve kuruluşlarını da ‘başarı’yla yönetebilir anlamına gelir. Onun dini sosyal ve iktisadi politikalara karışmaz.

Fakat pekiyi, ilişkilerin merkezîleştiği modern devlette, din kamusal rol oynamıyorsa, toplum ve kişiler nasıl dindar kalabilir? Kalmadığını dinî hayatın içinin boşaltılmış olmasından, dinin gösteriye dönüşmesinden anlıyoruz.

Küresel sistem, Türkiye’nin Kemalist laikliğini önermiyor, bu tasfiye edildi. Postkemalist dönemde “klasik laiklikten çıkıp toplumsal hayatın sekülerleştirilmesi” öngörülüyor. Ortadoğu’da -üstelik dindarların eliyle ve iktidarında- İslamiyet’in hayatın dışına çıkarılıp küresel ekonomiye, postmodern kültüre entegre olduğu, sekülerleştirildiği yeni bir düzen öngörülüyor.

Soru şudur: Biz bu projede öncü rolü oynamayı kabul ediyor muyuz?

Ali Bulaç

 

————————————————————————————————————

 

Laiklik, kiliseli toplumlara mahsus bir kurum ve kavramdır. Din otoritesini temsil eden kilise ile devlet otoritesi arasında birbirlerinin işlerine müdahale etmeme zımnındaki uzlaşmayı ifade eder.

Sayın Başbakan’ın laiklik üzerine görüşleri gazetelere aşağıdaki cümlelerle yansıdı:

“Türkiye’de anayasa, laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.”

İmdi, bu cümleleri tek tek irdelemek istiyorum.

1. “Türkiye’de anayasa, laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar.” Türkiye’de Anayasa’nın böyle söylediği doğrudur, fakat bu cümlenin muhteviyatı yanlıştır. Çünkü laiklik devletin dinlere eşit mesafede olması demek değildir. Laiklik kilise ile devlet otoritelerinin birbirinin işine karışmamaları hususunda kaldıkları uzlaşmanın adıdır.

2. “Laiklik kesinlikle ateizm değildir.” Fakat laiklik dindarlık demek de değildir: kilise ile devlet otoritelerinin birbirinin işine karışmamaları hususundaki uzlaşmanın adıdır.

3. “Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım.” Bu iki cümle de açıklamaya muhtaçtır. Sayın Erdoğan kendini Müslüman olarak tanımladığı anda zaten laik olma şansını yitirir. Ancak onun söylemek istediği husus başka bir noktada temerküz ediyor. Laiklik Hıristiyan ülkelerin bir kavramı ve kurumu olmak itibariyle kişinin kiliseye nispeti ile ilgili bir kavramdır. Kişinin kiliseye nispeti varsa o laik değildir; kiliseye nispeti olmayan kurum ve kişiler ise laik sayılır. Yani kilise dışı sayılır. Dindardır veya değildir, o da ayrı bir konu… Sayın Erdoğan’ın laik bir ülkenin başbakanı olması durumu da sorgulamaya muhtaçtır. Türkiye’nin Anayasa’sı her ne kadar devletin laik olduğunu ileri sürüyorsa da, Türkiye laik bir ülke değildir. Çünkü Laiklik kilise ile devlet otoritelerinin birbirinin işine karışmamaları hususundaki uzlaşmanın adıdır. Bu ülke kiliseli bir toplum değildir. Üstelik Türkiye’de devlet din işlerini idare sadedinde bünyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Bu itibarla da zaten laikliğin tanımına uygun bir görüntü taşımamaktadır.

4. “Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır.” Bu cümle, ancak soyut olarak doğru sayılabilir, uygulamada durum külliyen farklıdır. Hem teknik, hem pratik anlamda laik ülkelerde (yani kiliseli toplumlarda), hem de Türkiye gibi laikliği ideolojik bir fikir bağlamında benimsediği görüntüsünü veren bir ülkede, dindar olanların kılık kıyafetlerinden başlayarak ibadet saatlerine kadar müdahaleden masun bırakılmış hiçbir işlemleri yoktur. Dindarlar sureta ibadetlerini icra ediyor görünse bile, hele de devlet memurları dikkate alındığında, durumun idarecinin hoşgörüsüyle kaim olduğu veya kaçamaklara başvurulduğu görülecektir. Böylece insanların ikiyüzlülüğe düşürüldüğü de kesindir.

5. “Laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın.” Laiklik din düşmanlığı olmayabilir, fakat dine dost kalma demek de değildir. Dine kayıtsızlıktır. Fakat “Türkiye laikliği” söz konusu olduğunda, devlet dine kayıtsız da kalmamıştır; din işlerini yönetmek üzere bir kurum ihdas etmiştir (DİB).

Aslında Sayın Başbakanın bu cümlelerinde dile getirilen iddialar, laiklikten çok din ve vicdan özgürlüğü, fikir ve ifade özgürlüğü kavramlarıyla ifade edilmeliydi. Çünkü dile getirilen husus laikliğin değil, fakat başta da belirttiğimiz gibi din, vicdan ve ifade özgürlüğünün fonksiyonları olarak dışlaşır.

İslamî yönetimde din, vicdan, fikir özgürlüğü mevcuttur; fakat laiklik onun tabiatında mevcut değildir. Sayın Başbakan’ın laikliğe atfen belirttiği niteliklerin tümü, adının hakkını veren herhangi bir İslamî yönetimin de umdeleri arasında yer alır; fakat bu umdelere yer verdi diye, İslamî yönetime laiklik yaftası yapıştırılamaz.

Rasim Özdenören

Cemil Meriç’in zorlu yolu!

0

‘Dünya Bizim’den Görkem Evci’nin yazısı:

 

“Münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” demişti o kendine. Biz, daha birçok kelime ekleyebiliriz bu sıfatların arasına. Ama onu -kelimenin tüm anlamları ile- “edip bir mütefekkir” diye tanımlamak en doğrusu olacaktır.  Zira Cemil Meriç’i diğer mütefekkirlerimizden ayıran en önemli hususlardan biridir bu.

Kafa çalıştıran adamlar

Hayatı buhranlar, sarsılmalar, iniş-çıkışlar ve zorluklarla dolu olan Meriç, yazılarında üslûbu ile muhatabını da sarsar. Onun kitaplarını uzanarak, rahat bir biçimde okumak mümkün değildir bu yüzden. Bizi kelimeleri ile öyle derinden vurur, öylesine cezbeder ki bazı cümlelerden sonra derin bir nefes alır, uzun düşüncelere dalar, satırların altını defalarca çizeriz. O, bir münevverin asıl yapması gerekeni de bu üslûbu ile hatırlatır bize. “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyen Ali Şeriati gibi önce insanı, sonra toplumu  ‘rahatsız etmeyi’; bulunduğu yerden bir an için zıplatmayı; toplumda, İsmet Özel’in “karışık kafa çalışmayan kafadan iyidir” sözünde bahsettiği türden bir kafa karışıklığına sebep olmayı vazife olarak görmüştür.

“Cemil Meriç” ismini küçük denebilecek bir yaşta, kendi kendine çalıp duran bir radyodan tanıdım. Radyoda anlatılanlardan etkilenmiş, içten içe saygı duymaya başlamıştım. Onu gerçekten tanımaya başladığım zamanlar bu olaydan birkaç yıl sonraya tekabül eder. Meriç’in okunması gereken biri olduğuna karar vermemdeki etken ise Şeriati’deki etkenin aynısıdır. Ali Şeriati’yi bazı Sünnî Müslümanlar  “Şiî”  olmakla “suçlayıp” reddederken, Şiîler de onu kabullenmiyordu. Cemil Meriç’i de fikir yolculuğunun farklı evrelerinde uğradığı durakların müdavimleri bir türlü benimsememişti. O, Ali Bulaç’ın naklettiği bir cümlede olduğu gibi yıllarca “Evlat, bu ülkede sağcı-solcu; ilerici-gerici yoktur. Namuslular ve namussuzlar vardır. Siz namusluların safında olunuz. Görecekseniz çok kalabalık olacaksınız”  demesine rağmen ‘sağcılar’ tarafından ‘solcu’, ‘solcular’ tarafından ‘sağcı’ olarak nitelendiriliyordu. İşte o zaman anlıyordum ki hiç kimseye yaranamayan insanlar “herkeslerden” değildir. Zaten peşinden gidilecek, farklı fikirler üretecek birinin de  “herkeslerden” olması tuhaf olurdu doğrusu.

İzmsizlikizm

Şayet Cemil Meriç bir ideolojinin adamı olup, “deli gömleği” diye nitelendirdiği ‘izm’lerden birine sarılmış olsaydı onu sahiplenen “yığınlar” görmek zor olmayacaktı. Onun en büyük ‘suçu’ hiçbir fikre tamamen eklemlenmemiş olmasıdır. Bir diğer‘suçu’ ise “bir ülkenin vicdanı olmayı” bu ülkede istemiş olmasıdır.

Fransızlar da bir işe yarar

…Cemil Meriç’e dair yaptığım tefekkürün ilk basamağı bana bireyin görüşlerinin oluşmasında çevrenin etkisinin zannettiğimden daha büyük olduğunu gösterdi. Bu etki, beklenildiği üzere kişinin içinde bulunduğu toplumun değerlerini ve fikirlerini benimseme şeklinde değil, bunlara karşı gelme şeklinde meydana geliyor. Bir başka deyişle, bireyde muhalefet duygusu fıtrîdir. Düşünen birey her zaman bir fikrin tüm değerlerini kayıtsız şartsız benimseyenlere; yanlışları ile doğrularını ayırmadan kulaktan dolma bilgilerle hareket edenlere karşı, yaygın fikri reddetmese de eleştirel bazı sözler söylediğinde “aforoz” edilir, başkalaştırılır, dışlanır ve muhalif olarak algılanır.

Fransız yönetimi altındaki Hatay’da doğup, eğitimini burada alan Cemil Meriç’in ilk düşüncelerinin milliyetçi bir çizgide olmasına şaşırmamak gerek bu yüzden. Nihat Dağlı’nın deyimi ile “kendisine iyilik, milletine kötülük eden Fransızlara” karşı Cemil Meriç’in böyle bir tepki göstermesi tabiidir. Burada aslında Fransızların milletimiz için istemeden de olsa bir hayra vesile olduğunu söyleyebiliriz. Fransızcayı bu kadar iyi öğrenip, Doğu’yu olduğu kadar Batı’yı da anlaması ve Fransızcaya hâkimiyeti sebebi ile Fransız yazarları kendi dillerinden okuması, onları Türkçeye çevirmesi yazının başında bahsettiğimiz Cemil Meriç’in o fark yaratan üslubunun üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.

Her satırı çizilesi kitaplar

Birçok akademisyenin sıradan cümlelerle anlatabileceği tespitleri, fikirleri, hakikatleri öylesine çarpıcı, Nihat Dağlı’nın dediği gibi “yakıcı, yıkıcı” ve aynı zamanda “yapıcı” bir üslupla anlatır ki üslubun bu etkileyiciliği, içeriğin gücünü de artırır. Bu yüzden her satırı çizilesi kitaplar çıkar ortaya. Sanki bir şiir gibi dilimize dolanan cümleler…

Cemil Meriç’i bir köprüye benzetmek çok yerinde olacaktır. Her ne kadar hiçbir kitle onu tamamı ile sahiplenmese de her gruptan onun fikirlerine saygı duyan, yazılarından alıntı yapan, Cemil Meriç’i “üstad” kabul edenler vardır. Milliyetçiler, sosyalistler, İslâmî hassasiyetleri olanlar, Marksistler… Hepsi Cemil Meriç’te buluşabiliyor. Sağ-sol çatışmasının en şiddetli dönemlerinde insanları sağduyuya çağıran, yığınların önünde adeta Necip Fazıl’ın dizelerinde dediği gibi “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!” haykırışıyla o gürültünün, kaosun, silah seslerinin arasında sesini duyurmaya çalışan da ondan başkası değildi.

600 yılı cerrahi bir ameliyatla alınan millet

Zıt kutupların arasında bir köprü olan Meriç, aynı zamanda bu ülkenin mazisi ile istikbali arasından da bir köprü kurdu. “İslamiyet’i bilmiyorlardı, tarihlerinden utandırılmışlardı.” dediği genç neslin, yine kendi tabiri ile “dünyanın en büyük medeniyetini kurmuş bir ülkenin” geçmişinden bu denli koparılmasını “Ağaç köküyle yaşar, insan da öyle. Bizse maziden koptuk, istikbale bağlanamadık. Türkiye bütün kütüphaneleri yakılan, bütün mazisi imha edilen, 600 yılı cerrahi bir ameliyatla içtimaî uzviyetinden koparılıp atılan bedbaht bir ülke. Oysa milletin ana vasfı devamlılık… Türk milleti… Hangi millet? Bu millet 10 senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…” diyerek açıklanabilecek en fasih ve en derin haliyle hafızalarımıza adeta işlemiştir. Onu okuyan bir zihnin geçmişinden, medeniyetinden, velhasıl kendisinden bihaber olması, bu bilinçten yoksun olması mümkün müdür?

Açlıktan kıvranmaya razı olan adam

Meriç’ten öğrenebileceklerimiz yalnız onun fikirleri yahut yazdıkları ile sınırlı değildir. Onun zorluklar karşısında yılmadan doğru bildiğini söylemeye devam etmesi fikirlerini beğenmeyenlerin de dikkatle üzerinde durması gereken bir noktadır. Hele onun kendini tanımlarken kullandığı “temsil ettiği beşerî değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam” tabiri “dava adamlarının” başucunda asılı olması gereken bir levha gibidir. Meriç, bu sözü o zamanki beşerî değerleri için söyleyebilmişken çok daha ulvî değerler için neler yapılabileceği kıyası zihinlerimizin genişliğince cevap bulabilecek derinliktedir.

Nihat Dağlı’nın bahsi geçen yazıda belirttiği gibi Cemil Meriç’in eserlerinde bazen birbiri ile çelişiyormuş gibi görülen fikirleri aslında bir kusur değil, onun artı değeridir. Böylelikle onun farklı zamanlardaki fikir evrimlerini gözlemleyebilir ve onu açık bir zihinle okuyup, fikirler arasında mukayese yapma imkânına kavuşuruz. Meriç sistematik değildir. Düşüncelerini bir bütünlük ve tutarlılık içinde vermez. Bu, onu kalıplara hapsolmaktan kurtardığı gibi kitaplarının bir empoze aracı olarak görülmesini de engeller.

Kitap okuyucunun malıdır, babanızın malı değil!

Cemil Meriç’e dair bir üzüntümü de bu vesile ile belirtmek isterim.  Meriç’in kitaplarının yeni baskılarında kitapları yayına hazırlayan oğlu Mahmut Ali Meriç’in tavrı birçok Cemil Meriç okuyucusu gibi beni de rahatsız etmekte… Kelimelere ve yazılışlara yapılan yanlış müdahaleler bir yana, yazıların dizimini değiştirmek, bazı kitaplardaki yazıları başka kitaplara almak gibi eylemler son derece lüzumsuz ve yanlıştır. Müellifin, Mahmut Ali Meriç’in babası olması, ona kitapları “babasının malı” gibi kullanma hakkını vermez. Kitapların gerçek sahibi okuyucularıdır.

Cemil Meriç son dönemde çokça okunmaya başlayan biri haline geldi. Bu çok sevindirici bir hadise… Bu ‘çok okuma’nın, beraberinde anlamayı getirip getirmediğini bilemiyoruz. Ama bu nicelikçe çokluğun nitelikte orantısal olmasa da bir artış sağlayacağı muhakkaktır.  Cemil Meriç’in “Her büyük adam, kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o yarınki veya dünkü veya ötelerdeki bir cemiyetin çocuğu, kendi cemiyetinin değil… ” sözünde bahsettiği “yarınki cemiyet” olup Meriç’i bu cemiyetin öz evladı telakki etmek, onun için değil bizim için bir şeref olacaktır.

 

Sayfa Başına Git