Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye ya da “Ba’de Harabul Basra”
7 Ara
10 yıl önce Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde Kürtçe klip çekeceğini açıklayan Ahmet Kaya’ya 10′uncu Yıl Marşı okuyarak tepki gösteren ve protestoları tetikleyen Serdar Ortaç, o gün yaptıklarından dolayı pişmanlık duyduğunu söylemiş. Milliyet Pazar’a “O gece linç edilmesinde rol oynadığım için çok pişmanım. Genç ve cahildim”demiş.
Şöyle ki:
Kürt açılımıyla birlikte Ahmet Kaya’nın içinde sizin de bulunduğunuz bir grup tarafından saldırıya uğradığı görüntüler yeniden gündeme geldi. İzleyince neler hissettiniz?
Bu konuyla ilgili ilk cümle: Çok pişmanım. 1999’da bırakın Kürtçe şarkı söylemeyi, yolda Kürtçe konuşulamıyordu bile. Ben de genç ve cahildim. Bence o gece yaşananlarda Ahmet Kaya’nın hiçbir suçu yoktu. Ben Ahmet Kaya’nın konuşmasının ardından sahnedeydim ve bir anda her Türk genci gibi gaza gelip Onuncu Yıl Marşı’nı okumaya başladım. Marşı okuduğum için pişman değilim tabii ki ama zamanlamam çok hatalıydı. Kısacası bence Ahmet Kaya’nın Kürtçe şarkı söylemesine izin verilmeliydi.
Aynı şey bugün olsa ne yaparsınız?
Bugün aynı şey olsa böyle bir tepki asla göstermem. Şimdiki hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor. Bunu anlamamızı gerçekten istiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl onca millet bir arada yaşadıysa, ABD’de o kadar etnik grup bir bütün olabiliyorsa biz de başarabiliriz. Başarmalıyız. Bu konuda son sözüm: Ahmet Kaya’nın o gece linç edilmesinde rol oynadığım için çok pişmanım. Bugün olsa bu tepkiyi asla vermem. Kürtçe şarkı okunmasını destekliyorum ama asla şehit görmek de istemiyorum. Birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekli.
Bunun üzerine bir kaç kelam etmek niyetinde idim. Aklıma gelen ilk şey “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye ya da Ba’de Harabul Basra*” oldu. Yani ki marifet, hakikati yerinde ve zamanında söylemekte idi, hükümetin, gazetelerin, sokaktaki amcaların teyzelerin açılım diye tutturduğu, Mahsun Kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” diyerek Kürt Sorununa değinmeye çalıştığı, Ajda Pekkan’ın bile Kürtçe şarkı söylediği zamanda tey tey teyy diyorum. Nasılsa tehlikeli zamanlar geçti. Eskiden böyle şeyler söyleyenlere, bölücü, terörist, vatan millet sakarya diyenler; şimdilerde böyle konuşanlara aydın, demokrat özgürlükçü falan diyorlar malum. Şu sıralar AB rüzgarıyla da demokratlık, özgürlükçülük pek bir moda falan derkeen baktım yine Milliyet’ten Berrin Karakaş Serdar Ortaç’ın bu açıklamalarını kaale alarak Ahmet Kaya ile hayali bir röportaj gerçekleştirmiş ve bunu Affeder Miydi ? başlığı ile yayınlamış. Hazır yazılmışı varken çok da laf etmeyeyim dedim.
Böyle ki:
Serdar Ortaç’ın Milliyet Pazar’daki itirafına ne diyeceksiniz?
Serdar Ortaç, aynı söyleşide ‘Karabiberim’ klibinde bir kızın göbeğinden zeytin yediğinden de pişman olduğunu, bugün olsa aynı şeyi yapmayacağını söyledi. Bana yaptıklarını da bugün olsa yapmayacağını söylüyor. Benim için Ortaç’ın bu iki pişmanlığı arasında bir fark yok. Bilmem anlatabiliyor muyum? Vicdan başka bir şeydir. Vicdan acısı, karabiber acısına benzemez. Yine o söyleşide kendi tabiriyle, ‘Beste yaparken ilham gelmesi gibi garip hallere’ girebilseydi, anlardı belki.
Siz affettiniz mi kendisini?
Benim derdim hiçbir zaman tek bir insanla olmadı. Benim derdim, Serdar Ortaç’ın öyle olmasının sebepleriydi. O dönem bana haksızlık eden tek insan Serdar Ortaç değildi. Bana değil, insanlarımıza yapılmış haksızlıklar konuşulmalı. Engellenmeye çalışılan temel hak ve özgürlükler konuşulmalı. Türbanla üniversiteye giremeyen insanlar, Hrant Dink’e kurşun sıkan, Orhan Pamuk’a tehditler yollayan zihniyet tartışılmalı. Ben, ölümümle bunların konuşulmasında rol oynadıysam, bundan ancak mutluluk duyarım.
Zaten ölümden korkmadığınızı, cebinizde iki metre kefenle dolaştığınızı söylüyordunuz her zaman.
Kefenimi cebimden, Boğaz’da bir kaldırım kenarında balık ekmek yerken çıkarsaydım keşke. Kefenimi cebimden çıkarmadan önce kızımla Kürtçe bir düet yapabilseydim… Kefenimi cebimden çıkarmadan önce, çok istediğim o filmi çekebilseydim…
“Hani sizin gençliğiniz nerede?” diye sorarsak…
Bu şarkının sözlerini yazan kardeşim Yusuf Hayaloğlu’nun o küçük ama büyük umutlarla dolu odasında… Sözleri alıp elime ağlaya ağlaya ‘İşte bu ilham gelmesi gibi bir şey’le yürüdüğüm yollarda… Deniz’lerin idam sehpasında 15 yaşım… 1 Mayıs 1977’de yanımda yürürken ölenlerin erken yolcu ruhlarında en deli zamanlarım… Hapisteki arkadaşlarına elinden tek geleni yapmakta, şarkılar yazmakta, her şeye rağmen umutla…
O dönemlerden şimdiye baktığınızda, nasıl değerlendiriyorsunuz gelişmeleri?
Gelişme doğru bir kelime mi bilmiyorum. Bunu söylemek için ülkenin doğusunda, oralarda iyi çeken telefondan öte neler var, buna da bakmalıyız. Ajda Pekkan’ın Kürtçe şarkı söylemesinden öte, bir yerlerde hâlâ Kürtçe konuşamayanlara bakmalıyız. Taksici Kürtçe konuştuğu için taksiden inen müşteriye bakmalıyız, özellikle son dönemde Güney’de ve Ege’de ırkçılık var mı, buna bakmalıyız. Benim ölümüm 2000’dir. 2000 yılı coşkuyla karşıladığımız milenyum. Bu bile bir işarettir. Gecikmişliğin işareti de olsa. Tüm bu gecikmişlik, geciktirilmişlikler üzerine yaşanacak değişimlerin elbette ki sancıları da olacaktır. Türkiye, son günlerde yıllar önce tartışması gereken pek çok meseleyi tartışıyor. Yeni sorguluyor pek çok şeyi.
TRT size iade-i itibar için arşivden yasaklı şarkıları çıkarıyor, TRT Şeş Şivan Perwer çalıyor…
Ben hâlâ Fransa’da yatıyorum. Keşke tüm bunlar bu utanç üzerine kurulmasaydı. Ama ‘keşke’ değil söylememiz gereken. Ben buralardan sürgün edileli kaç yıl oldu? Dersim yeni mi akıllara geldi? İlk albümlerimden bir şarkı anlatıyor hepsini: “Titrek bir mum alevinin bıraktığı bulanık is, ve göz gözü görmez bir sis değildik biz. Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla ve tarihle yargıla…”
“Beni ne sağcılar, ne solcular, ne İslamcılar sevmez. Peki kim kardeşim bu kasetlerimi alan 10 binler, konserimdeki 10 binler?” diye sormuştunuz bir söyleşinizde. Buldunuz mu cevabı ?
Sağı solu bir yana bırakıp kalbin, insanlığını, vicdanını dinleyenler… Ben Kürt olmasaydım da Kürtçe şarkı söylemenin savaşını verirdim.
Sürgünü nasıl anlatır Ahmet Kaya, Fransa’daki son yıllarını?
Anadilini konuşamadığın bir ülkeden, dilini bilmediğin bir ülkeye geliyorsun. Rakı yerine adını sanını bilmediğin şaraplarla dost oluyorsun. Dostların aramaz olmuş, kimse hakkında iyi şeyler yazıp çizmez, konuşanlar susar olmuş. Ölüyorsun yavaş yavaş. Memleketimde olsaydım diyorsun. 99 depreminde ablam öldü, canlarım öldü gelemedim. Ölüm budur aslında, çekip gitmek değildir. Gitmen gerekirken gidememektir bir ülkeye.
“Tek suçlu Ortaç değil”
Ahmet Kaya’ya çok büyük bir haksızlık yapılmıştı. Şimdi geç de olsa, hadiseye neden olanlardan birinin özür dilemesi çok önemli. Bunun için Ortaç’ı tebrik etmek lazım. Özür dilemek, hata yaptığını kabul etmek büyüklüktür. Kaya’yı yurt dışına kaçmaya iten tek başına Ortaç değildi. Hoşgörüsüzlüktü. Zamanında verilen tepki cesaret gerektirir. Hava döndükten sonra, açılım ve Kürt sorununa dair hoşgörü devlet politikası olduktan sonra açıklama yapmak daha kolay. Hoşgörülü olmak için ‘doğru zamanı beklemek’ diye bir şey olmamalı. Sanatçı doğru bildiğini her zaman her koşulda dile getirmeli.
Bir de 10 sene önce ne olmuştu ki allasen diyenlere:
10 Şubat 1999 gecesi. Ahmet Kaya, Magazin Gazetecileri Derneği’nin halk oylarıyla belirlediği ‘Yılın Sanatçısı’ ödülünü almayı bekliyor. Sıra kendisine geldiğinde Ahmet Kaya, sahneye çıkıp, ödülünü alıyor. ‘Kafama Sıkar Giderim’ şarkısını söylemek için mikrofonu eline aldığında şöyle diyor: “Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.”
Salonda derin bir sessizlik oluyor. Yükselen protesto seslerine rağmen şarkısını okuyor. Mikrofonu bıraktığında bazı masalardan ‘yuh’ sesleri yükseliyor. Ve Kaya’nın üzerine çatal bıçak yağmaya başlıyor. Masasına güçlükle varabilen Ahmet Kaya ve eşi Gülten Hanım’ın önünde birkaç garson ve sanatçı duvar örmeye çalışıyor. Durumu kurtarmak isteyen gecenin sunucuları, sıradaki şarkıcıyı sahneye davet ediyor, yani Serdar Ortaç’ı. Mikrofonu alan Ortaç, Sibel Can için yazdığı ‘Padişah’ adlı şarkının sözlerini değiştiriyor. “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, padişah değil. Atatürk yolunda tüm Türkiye, bu vatan bizim, ellerin değil” şeklinde okuyor. Ardından 10. Yıl Marşı’nı söylemeye başlıyor. Sahneye çıkan Reha Muhtar, ‘Memleketim’i söylüyor. O geceden sonra çıkan haberlerde, Ahmet Kaya ‘vatan haini’ ilan ediliyor. Haziran 1999’da stüdyosunda Kürtçe şarkısını söyleyip kaydediyor ve o gecenin sabahında İstanbul’u terk ederek, Paris’e gidiyor. Eşi Gülten, kızı Melis’le birlikte…
Kaya, 16 Kasım 2000 sabahı Paris’teki evinde hayatını kaybediyor. Ertesi gün 30 binin üzerinde seveni ve şarkıları eşliğinde Paris’teki Père Lachaise’e defnediliyor.
***
*Ba’de Harabul Basra: Moğolların Bağdat ve Basra’ yı harap etmesinden sonra, halkın bu sözü sıkça söylemesiyle, kalıplaşarak deyim haline gelmiştir. İş işten geçtikten sonra, harekete geçmek için çok geç kalınmış manasında.
Sevdiğim, her dinleyişimde beni etkileyen bir Ahmet Kaya şarkısı bonus:
http://video.google.com/videoplay?docid=1435732550265806251Bu konuyla ilgili ilk cümle: Çok pişmanım. 1999’da bırakın Kürtçe
şarkı söylemeyi, yolda Kürtçe konuşulamıyordu bile. Ben de genç ve cahildim. Bence o gece yaşananlarda Ahmet Kaya’nın hiçbir suçu yoktu. Ben Ahmet Kaya’nın konuşmasının ardından sahnedeydim ve bir anda her Türk genci gibi gaza gelip Onuncu Yıl Marşı’nı okumaya başladım. Marşı okuduğum için pişman değilim tabii ki ama zamanlamam çok hatalıydı. Kısacası bence Ahmet Kaya’nın Kürtçe şarkı söylemesine izin verilmeliydi.
Aynı şey bugün olsa ne yaparsınız?
Bugün aynı şey olsa böyle bir tepki asla göstermem. Şimdiki hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor. Bunu anlamamızı gerçekten istiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl onca millet bir arada yaşadıysa, ABD’de o kadar etnik grup bir bütün olabiliyorsa biz de başarabiliriz. Başarmalıyız. Bu konuda son sözüm: Ahmet Kaya’nın o gece linç edilmesinde rol oynadığım için çok pişmanım. Bugün olsa bu tepkiyi asla vermem. Kürtçe şarkı okunmasını destekliyorum ama asla şehit görmek de istemiyorum. Birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekli.
Minare meselesi…
2 Ara
Önce hala haberdar olmayanlar için özet:
İsviçre’de yeni minare yapımına yasak getirilip getirilmeyeceğine karar vermek amacıyla düzenlenen referandumda, seçmenler yasağa % 57 oranında evet dedi.
Sonra Bugün gazetesi’nden Gülay Göktürk’ün “Minare neyin simgesi?” başlıklı yazısından derleme:
…”Minare Krizi”ni doğru okumak, minarenin neyin simgesi olduğunu, Avrupa’nın geleceği açısından ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak ayrı bir çaba gerektiriyor.
Ben şu anda Avrupa kamuoyunun yaşadığı ruh halini bizim 90′lı yılların başında yaşadığımız “türban travması”na çok benzetiyorum.
Minare karşıtlarının referandum kampanyası sırasında ortaya sürdükleri gerekçelere şöyle bir bakın:
- Minare zaten Kur’an’da yer almıyor ki…
- Minare dini bir sembol değil, siyasal simge.
- Minareler kabul edilirse arkasından ezan gelecek… Sonra da Şeriat devleti…
Bütün bu argümanlar ne kadar tanıdık değil mi? Bizdeki türban tartışmaları da yıllar yılı aynı argümanlar etrafında dönüp durdu. Sonuçta türbanın neyin simgesi olduğunda hâlâ da anlaşamadık.
…
Avrupalı Müslümanlar 60′lı yıllardan farklı olarak, artık Avrupa kamusal alanında kendilerini gizlemeden ve farklılıklarını görünür kılarak var olmak istiyorlar. Bugün ortaya çıkan “çatışma noktaları”na baktığımızda bunu açıkça görebiliyoruz. Mesela geçmişte kızının mayo giymesini istemeyen dindar aile, bu çelişkiyi çocuğa rapor alıp jimnastik dersine sokmayarak halletmeye çalışırdı. Şimdi, kızının dinine uygun kılıkla havuza girme hakkı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyor.
Eskiden dinini, gelenek ve göreneklerini kendi kendine, pek de göstermeden yaşarken şimdi orucuna, namazına, bayramına saygı istiyor. İş yerinde ibadet yeri, helal etli yemek garantisi, Ramazan’da iftar molası talep ediyor.
Bu karşı karşıya gelişlerde bazen çatışma bazen de pazarlık yaşanıyor. Mesela, şehrinde art arda inşa edilen camilerden rahatsız olan Avrupalı, Müslüman göçmenle pazarlığa giriyor: “Cami yapıyorsun, bari minaresiz yap.” Ama Müslüman göçmen uzlaşmıyor. Diktiği minareleri, o toplumdaki varlığının meşruiyetinin simgesi olarak görüyor ve tam tersine minareleri daha da yükseltmeye çalışıyor. “Beni görmezden gelemezsin, beni yok sayamazsın; ben de dinim de burada, senin yanı başındayız” demeye getiriyor.
Bu, Avrupalı’nın 60′lı yıllardan bu yana sürdürdüğü göçmen politikasına; yani “burada yaşayacaksan, bana benzemeye çalış” politikasına karşı bir başkaldırı elbette ve sanırım kaçınılmaz bir başkaldırı… Farklı kültürlerin bir arada yaşayabilmesi, bir tarafın kendini inkâr etmesi ya da gizlemesi temelinde yürüyebilecek bir şey olabilir mi? Böyle olursa sağlıklı bir toplumsal yapı doğabilir mi? Öte yandan, “ev sahibi” Avrupalı’nın da bu başkaldırıdan huzursuzluk duymaması düşünülebilir mi?
Aslında bu bizim 90′lı yıllarda yaşadığımız sürece çok benzer bir süreç. Bizde de “laikçi” elitlerin korkuları, “Eyvah, kuşatılıyoruz; yaşam tarzımız elden gidiyor” paranoyaları, kamu alanındaki görünürlükle birlikte başladı. Dindarlar daha çok kendi köşelerinde yaşarken, kamu alanına pek çıkmazken; çıktıkları zaman da “oldukları gibi” değil, modernitenin kabul sınırlarını gözeterek ve kendilerini bu sınırlara uydurmaya çalışarak çıkarken, 90′lı yıllardan itibaren farklı davranmaya başladılar. “Ben buyum, beni olduğum gibi kabul etmek ve kamu alanında bana da yer açmak zorundasın” dediler. Zaten kıyamet de o zaman koptu.
Şimdi, aynı şekilde Avrupalı Müslümanlar da diktikleri minarelerle yaşadıkları ülkelerde kamusal alanda görünürlülük kazanmaya çalışıyor; buradan ilerleyerek kamusal alanın sınırlarının yeniden çizilmesini talep ediyor.
Nilüfer Göle’nin dediği gibi, “Bugün artık Avrupa için söz konusu olan, İslami farklılığın tanınması ya da tanınmaması değil; tam tersine ikisi için ortak bir mekanı, kültürel havzayı yeniden düşünmeye, yeniden oluşturmaya ve çatışma üzerine kurulu diyaloğun dışına çıkmaya gücünün ve kabiliyetinin olup olmadığıdır.” (İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa)
Yine Göle’nin deyişiyle, tartışmanın bu denli ıstıraplı ve duygu yüklü olması, Avrupa kimliğinin sorgulanmasının, onun ‘saflığı’ düşüncesinden vazgeçmeyi gerektirmesinden kaynaklanıyor.
“Saflık” ve “bozulma” kaygıları alt edilmeden kolay kolay aşılabileceğe de benzemiyor.
O an …
22 Kas

Geçen hafta genç bir bayan hastam, şiddetli diş ağrısıyla geldi. Henüz doğum yaptığını, çocuğunun öldüğünü ve dişi çektirmek istemediğini söyledi. Kısa bir muayeneden sonra, çocuğun neden öldüğünü sordum, öldü işte dedi. Ağız hijyeni konusunda bir şeyler anlatmaya başladım, fırça şu bu dedim. Kadın birden sözümü kesip: “Hocam, ben ölmek istiyorum, sen bana diş fırçalamaktan bahsediyorsun” dedi. Ne diyeceğimi şaşırdım, dondum kaldım. Konuşmaya devam etti “Ben … Çelebi, Bilge Köyü’nden” deyince, durumu anladım. Anlatmaya başladı: “Annem ve ablam öldürüldü, iki çocuğum elimden, alındı, yeni doğan çocuğum öldü, eşimden boşanıyorum. Sen söyle ben ne yapayım …?” Çıt çıkmadı benden, düşünemedim konuşamadım hiç.
Identity filmindeki polis karakterini oynayan John Cusack’ın bir repliğini hatırladım. “Bir keresinde bir intihar girişimi ihbarı aldım. Yüksek bir binanın tepesinden atlamak üzere. Yanına gittim, yaklaştırmadı. Meksikalı, bağımlı, hamile, HIV+ bir kız vardı, ‘bana yaşamam için bir sebep göster’ dedi, böyle bir durumda ona yüzlerce şey söylemek için eğitilmiştim ama bir an için duraksadım; ve o bunu fark etti. Atladı…”
Bir an gözlerine bakabildim hastanın, öyle ifadesiz, donuk, yorgun bakışlar …
***
Öğlen arası gazetemi alıp ne var ne yok diye bakınırken, az önce beni dumura uğratan hastamın haberiyle karşılaştım:









