açılım etiketini içeren Yazılar
Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek…
0
İsmet Berkan’ın “Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek” başlıklı yazısından:
PKK terörü ve Kürt sorunu konusunda, yakın ge
çmişimizde pek çok kez yaptığımız şeyi bir daha yapmaya başladık ve bu sefer de inançla farklı bir sonuç ortaya çıkmasını bekliyoruz.
Oysa geçmişte ne sonuç alındıysa bu sefer de alınacak olan sonuç üç aşağı beş yukarı aynı olacak; mucizevi çözümler göremeyeceğiz.
Ne oldu da kanlı sarmal yeniden yükseldi, üç-beş ay öncesine kadar gayet ümitli konuşmalar yapılırken bugün neden sadece silahların diliyle konuşuyoruz, aydınlanmaya ihtiyacımız var.* * *PKK’nın yeniden şiddeti tırmandırmayı neden seçtiğini tam olarak bilmiyoruz. Bu konuda ciddi istihbarat eksiğimiz var, bu eksiği tahminlerde ve varsayımlarda bulunarak kapatmaya çalışıyoruz ama bu yanıltıcı olabilir.
Benzer şekilde, hükümetin ‘Kürt açılımı’ ve ‘Artık analar ağlamasın’ diye çıktığı yolda neden rota değiştirdiğine ilişkin bilgimiz de çok az. Buradaki bilgi açığımızı da varsayım ve tahminlerle dolduruyoruz. O da benzer şekildeyanıltıcı olabilir.
Ancak bazı genel kabuller var, anlaşılan bugünlerde PKK ile mücadele konusu yeniden o genel kabullerle (ki tamamen yanlış da değiller) kamuoyu gündemine geliyor: ‘PKK elde silah dağda dolaşan, asker-polis öldüren eli kanlıbir örgüttür, devlet bu örgüte karşı sessiz kalamaz.’Bu genel kabul tamam da, sonrasında bulduğumuz, bulabildiğimiz yegane çare, savaş oluyor.
Son haftalarda hükümetin PKK konusunda girdiği yeni çizgi konusunda çok sayıda haber yapan Sabah gazetesinden dün öğrendiğimiz 5 aşamalı plan şu:1. Uçaklar ve özel kuvvetlere bağlı birimler sınır ötesi de dahil nokta baskınlar yapacak;
2. Polis timleri
araziye çıkacak;
3. Davası devam eden KCK’ya operasyonlar genişleyecek;
4. BDP’liler PKK ile aralarına mesafe koymazsa hukuki süreç başlayacak;
5. PKK’nın yurt dışındaki parası kıskaç altına alınacak.
* * *Sizi bilmem ama ben bu beş maddeyi görünce nedense nostaljiye kapıldım, 90’lı yıllara geri döndüm. Hatta kendi arşivimde bu beş maddeyi o yıllarda aynen yazdım mı diye arama sevdasına bile kapıldım.
Kürt meselesi ve PKK ile mücadele konusunda bunca yıldır aynı şeyleri yapıp farklı bir sonuç çıkmasını bekliyoruz.
Çıkmayınca da şaşırıyoruz, içimizden birilerini beceriksizlikle suçluyoruz.
***
Ahmet Hakan’ın “BDP’ye vurmadan önce cevap verin” başlıklı yazısından:
LÜTFEN cevap verin.
Ama hamasete kaymadan…
Ama sağduyuyu ve ölçüyü elden kaçırmadan…
Ama klişelere sığınmadan…
Ama mantığı savuşturmadan…
Ama acıya ve ıstıraba teslim olmadan…
Lütfen cevap verin:
* * *- Abdullah Öcalan’ın bile zapt edemediğini öne sürdüğünüz “Kandil”i, BDP mi zapt edecek?
- BDP “Kahrolsun PKK, yaşasın hükümet” dediği anda sorun çözülecek mi?
- “Kahrolsun PKK” diyen bir BDP, bölgede bırakın destek görmeyi barınabilir mi?
- BDP’yi hallettiğinizde yerine “MDP” gelmesi kaçınılmaz değil mi?
- Sizin arzu ettiğiniz tarzda şekillenmiş bir BDP’nin, bölge halkı nezdinde itibarı kaç puanlık olur?
- Hadi diyelim ki “Asıl katil BDP” diyerek içimizdeki kini ve nefreti ortaya koyarak rahatladık. Peki sonra? Sonrası ne olacak?
- 20 yıldır BDP ve öncüllerine “PKK’yı kınayın, ondan sonra karşımıza gelin” denildiği halde, bu talep pek bir karşılık bulamıyorsa bunun bir nedeni olması gerekmez mi?
- Her açıdan “kolay lokma” olan BDP’yi hedef göstererek ve işlevsiz bırakarak elde edilecek “kazanım” ne olabilir?
- Koskoca devlet bile “İmralı” ile “Kandil” arasında gidip gelirken BDP denilen parti neden “İmralı/Kandil/taban” üçgeninde sıkışmış olmasın ki?
- Meclis’e girmesinin yolları açılmamış, belediye başkanları tutuklanmış, sürekli hedef tahtasında tutulan bir partiye “Asıl katil sensin” demek biraz ağır kaçmıyor mu?
***
İhsan Dağı’nın “Asıl tuzak ne?” başlıklı yazısından:
PKK saldırıları herkesin kimyasını bozuyor. Bu kaçınılmaz da; insanlarımız ölüyor, acı kavuruyor yürekleri. Tepki göstermemek, isyan etmemek çok zor.
Ancak bilelim ki PKK bizim ‘duygusal’ patlamalarımızla ortadan kalkmayacak. Mücadele akılla, sağduyuyla, serinkanlılıkla yapılmak zorunda.
PKK savaş istiyor, biliyoruz. Bunda şaşılacak bir şey de yok; bir terör örgütü başka ne isteyebilir ki zaten? Önemli olan bizim ne istediğimiz. Barış olsun, kardeşlik devam etsin, özgürlük ve hukuk galip gelsin diyorsak tepkilerimizde ve çağrılarımızda ölçülü olmak zorundayız.
Eğer bütün Kürtleri PKK’nın kucağına atmak istemiyorsanız ‘açılım ve kardeşlik projesi’nden vazgeçemezsiniz. PKK ile mücadelede en etkili ‘yöntem’ budur. Çünkü demokratik siyaset varsa, şiddetin siyaseten kullanımı meşrulaştırılamaz. Açılım ve kardeşlik projesinin varlığı ve devamı Kürt siyasetine şiddet katanları yalnızlaştıracak en ciddi tedbirdir. Şiddetin hiçbir zemininin, gerekçesinin, anlamının olmadığını, kalmadığını en iyi ifade eden ‘açılım’ın devam etmesidir.
Hükümet şimdiye kadar denenmeyeni denemeli; açılım politikalarıyla PKK’ya karşı askerî tedbirleri birlikte götürmek. Başka çaresi yok. Kürtlerin yarısından fazlasının oyunu alan bir hükümet bunu yapabilir ve yapmalı. Türkiye’yi bir otoriter bir ‘güvenlik devleti’ haline getirmeye çalışanlara kulak vermemeli.
Kandil 1990′larda da bombalandı, Kuzey Irak’a defalarca sınır ötesi operasyon yapıldı. Hatta daha fazlası yapıldı; köyler boşaltıldı, ormanlar yakıldı, DEP’liler cezaevine konuldu. Sonuç; sorun çözülmedi. Aksine tüm Türkiye sathına yayıldı.
Şimdi hükümetin elinde ‘demokratik açılım ve kardeşlik projesi’ var. Büyüyen, güçlenen, dünyada itibarı artan bir Türkiye var. 1990′lara istesek de dönemeyiz. ‘Yeni Türkiye’de meşruiyet zemininden çıkan bir devlete kim razı olur?
PKK’yı devlet değil Kürtler bitirecek. Bunun yolu da ‘demokratik açılım’dan geçiyor. O yüzden asıl ‘mayın’ açılım siyasetine karşı döşeniyor. AK Parti hükümeti ve ‘milliyetçi-muhafazakâr’ aydınlar bu tuzağa düşmemeli.
İki yorum, iki haber; parçaları birleştirin.
0USAK başkanı bir analiz yaparak DTP’nin kapatılmasını ve gündemdeki karmaşayı değerlendirmiş. Çok karamsar bir tablo çizmiş olsa da, bu ülkede daha önceleri de yazılan ve oynanan senaryolar olduğu için bu tespitleri önemli buluyorum. Şöyle demiş Sedat Laçiner:
…Öcalan dışarı çıkmak için ne istense yapacak haldeyken örgüt onun bu halinden de, Türkiye’nin demokratikleşme arzusundan da yararlandı. Açılım’ın neredeyse tamamen DTP üzerine kurulmuş olması bu açıdan örgüt için bir şans oldu. Açılım biraz ilerleyince DTP’ye yerleştirilmiş derin PKK devreye girdi ve partinin iradesini tamamen ellerine aldı. Partiyi kapattırmak ve sokakta kaos için ellerinden geleni yaptılar. Bu anlamda DTP “irade İmralı’da” dediği gün aslında kendisini kapatmış ve sine-i PKK’ya dönmüş, ya da döndürülmüş oldu.
Kapatmadan sonra bazı DTP’lilerin açıklamalarına bakıyorum da, sanki derin PKK konuşuyor. Öcalan bile değil, derinlerden, bazı yerlerle de teması olan aslında pek de bilmediğimiz bir PKK konuşuyor…. Üstelik bu PKK hiç de Kürtçü görünmüyor. Derdi ne Kürtler ne de Kürtçülük. Türkiye’nin Kürt sorununda en ılımlı olduğu noktada her şeyi göze almış ya da aldırılmış bir örgüt var karşımızda. Görünen o ki, PKK hedefe kilitlenmiş durumda ve hedefte de iç savaş var. Sokaklar ne kadar kana bulanırsa, Kürtler ile Türklerin arasının o kadar çatırdayacağı hesap ediliyor. Uçurumun kenarından dönen bir terör örgütü böylece can bulacak. İstanbul, Diyarbakır vs. kana bulandıkça örgütün eylem yapmasına bile gerek kalmayacak. Diğer taraftan sokaklarda PKK’yı aşan işler oluyor. Alttan alta olağanüstü hal, hatta sıkıyönetim pişiriliyor. Andıçlarda, planlarda yapılamayan işler oluyor şu anda. Türkiye bir şeylere hazırlanıyor. Görünürde PKK var, hedefte ise Türkiye…
Sürecin iki sigortası var, Hükümet her iki sigortayı da gevşek tuttu. Ve olan oldu, gevşek hatlar üzerinden gelen akım 2002’den bu yana gelen en ölümcül akım oldu. Danıştay Saldırısı’yla, Sarıkız’la, Muhtıra’yla, Islak İmza’yla ve daha birçok denemeyle başarılamayan gümbür gümbür geliyor. Hedef iç savaş, kanlı bir iç savaş…
Bir diğer analiz de Taraf Gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’dan. Yıldıray Oğur da PKK’yı ve bazı kürtleri inceden inceye iğneleyen bir yazı yazmış bugün. Alıntılıyoruz:
Bundan birkaç yıl önce Kürt sorunu başlıklı bir foruma katılmıştım. Türk solundan temsilciler art arda kürsüye çıkıyor, neredeyse hamasette birbirleriyle yarışırcasına Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkından bahsediyor, dağlardaki ‘özgürlük savaşçıları’na selam çakıyordu.
En son kürsüye barış grubuyla Türkiye dönen eski bir PKK’lı çıktı. Günün en barışçıl konuşmasını da o yaptı. Bir ara neredeyse Türk solcularına dönüp “sakin olun arkadaşlar, şiddet çare değil, biz Türkiye’de siyaset yapmak istiyoruz” diyecekti.
O gün şöyle düşünmüştüm: İşkenceye niye karşı çıkıyoruz; yaşam hakkına saygı duyduğumuz için. Niye vicdani ret hakkını savunuyoruz; silaha kutsal bir anlam yüklemediğimiz için. Niye kadına karşı şiddete karşı duyarlıyız, neden hayvanların da yaşam hakkı olduğunu savunuyoruz…
Peki, nasıl oluyor da aynı zamanda silahlı mücadeleyi anlıyoruz hatta meşru görüyoruz? Nasıl oluyor da birden post-modern sivil toplum hatlarımız ,politik doğrucu hatlarımız kopuyor, Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkına bağlanabiliyoruz.
Evet, kabul ediyorum. Maalesef PKK olmasaydı bugün ben Kürt meselesiyle ilgili bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Hükümet Kürt açılımı yapmaya çalışmayacaktı. Kürtlerin sorunları gündeme gelmeyecekti.
Bu Kürtlerin çığlıklarına yıllarca kulaklarını tıkamış bütün Türklerin ayıbıdır.
Yine doğrudur. Yüzlerce Albay Temizöz 1990’lar boyunca Kürtlere yapmadığını bırakmazken, 17 bine yakın faili meçhul cinayet olurken, Kürtlerin yanında biz değil PKK vardı.
Ama yine de kimse beni, bu çağda, elinde silah dağlarda dolaşmanın anlaşılır ve meşru olduğu konusunda ikna edemiyor.
2009 yılında dünyanın hangi dağında, hem de, özerklik, anadilde eğitim gibi talepler için elinde silahla dolaşan gerilla kaldı? Bu iletişim çağında, artık Kürt sorununa duyarlı bunca insan, kurum, kamuoyu, medya organı, uluslararası aktör varken, PKK istediği anda yüz binleri sokaklara dökülebiliyorken, Kürtler hâlâ seslerini pusu kurarak, mayın döşeyerek duyurmaya devam edebilir mi? Bu artık Kürtlerin işine gelir mi?
Zannediyor musunuz ki, methiyeler dizdiğiniz o dağdakiler, hayatlarını her an öldürülme ihtimaliyle geçirmekten memnundur? Elinde silah olan, masum ve temiz kalabilir mi? Elinde silah olan, mücadele ettiği silahlı güce benzemeye başlamaz mı? Adam öldürmek estetize edilebilir mi? Elinde silah olan zafere ulaşsa o zafer o silahlar üzerinde kurulmaz mı? Silah üzerine inşa edilmiş bir düzenden kime ne fayda gelir? 100 yıldır askerî vesayet altından kurtulamayan Türkiye yeterince ibretlik bir örnek değil mi?
Evet, Kürtler “Siz PKK’nın, Öcalan’ın bizim için ne demek olduğunu anlamıyorsunuz” diye sitem ederken haklı.
Babasını devlet öldürünce bir aylık bebeğini bırakıp dağa çıkan Hamiyet’i, 17 yıl sonra Habur’dan gelip teslim olmasa belki o bıraktığı çocuğunun karşısına asker olarak çıkabilme ihtimalini biz değil en iyi Kürtler anlıyor.
Tokat Reşadiye’deki katliamı PKK’nın üstlenmesine bir anlam veremeyen, kafası karışan Kürtleri de daha ciddi ve daha derin bir öz eleştiriden koruyan bu duygusal bağ ve anlam.
Diyarbakır’da tanıştığım DTP çizgisinde de olmayan bir Kürt arkadaşımın verdiği örnek bu karışık duyguyu çok iyi anlatıyordu.
“Bak,” demişti, “PKK ile Kürtlerin ilişkisi şudur: Bir gün sana bir adamın çok büyük bir iyiliği dokunur. Adam hayatını kurtarır. Gel zaman git zaman adam bu iyiliği başına kakmaya başlar, seni kendine esir eder. Utanır, bir şey diyemezsin. Bu arada kötüler de boş durmaz. Adam seni bir defa daha kurtarır onların elinden. Yine ona mahkûm olursun, ses çıkarmazsın. Tam bu iyiliğin üzerinden de zaman geçer, ‘Tamam bana çok iyiliğin dokundu ama senin bu hallerin de hiç hoşuma gitmiyor’ diyecek cesareti bulursun, başına bir hal daha gelir, o adam seni bir daha kurtarır, bir daha bir daha. Şimdi kötülük el çekmeye başlayınca, biraz rahata kavuşunca, beni defalarca kurtarmış o adamı nasıl satarım, nasıl ‘tamam artık git başımdan’ derim, ‘sana ihtiyacım kalmadı’ derim.”
…gerçekten dost olan birinin bir gün bunu söylemesi gerekiyordu:
Kürtlerin silahlara veda zamanı geldi
…
Son alıntı ise, bütün bu karmaşa içinde hala uslanmadığımızı gösterir iki haber:
* Hafta sonu DTP İstanbul İl Başkanlığı’nın bulunduğu Beyoğlu Dolapdere’de basın açıklaması yapan DTP’lilere, Dilbaz sokakta oturan bir grup silah, satır, taş ve sopalarla saldırmıştı. Olayın ardından DTP’lilere silah doğrultan S.Ü, T.G ve S.Z, polis tarafından gözaltına alındı.
T.G ve S.Z. Savcılık tarafından serbest bırakılırken, S.Ü. ise başka bir olaydan arandığı için hakkında işlem yapıldı.
Bu arada olaylar sırasında bacağına kurşun isabet etmesi sonucu kaldırıldığı Haseki Hastanesi’nden polis tarafından gözaltına alınan Şevket Aslan, sorgusunun ardından adliyeye çıkarıldı. Savcılık ifadesinin ardından tutuklanma talebiyle nöbetçi sorgu hakimliğine sevk edilen Aslan, “örgüt üyesi olmak ve yasadışı gösteriye katılmak” suçundan tutuklandı. (Taraf)
—
* Vatan gazetesinde yer alan habere göre; hafta sonu DTP’nin kapatılmasın protesto ederek ev, iş yeri ve araçlara molotof kokteyli atanlara silah çeken üç kişiden biri olan T.G., gözaltına alınmadan önce gazetecilere ilginç açıklamada bulundu.
Geçimini çöpçülük yaparak sağladığını belirten T.G., göstericilere karşılık vermesi için kendisine 500 TL verildiğini iddia etti.
T.G., gazetecilere “Bana verdikleri parayı sen de ver, istediğin adamı rehin alayım” dedi.
Zanlıların ellerindeki tabancanın aynı marka olduğu, kıyafetlerinin de benzer olması dikkat çekti. (ntvmsnbc.com)
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye ya da “Ba’de Harabul Basra”
010 yıl önce Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde Kürtçe klip çekeceğini açıklayan Ahmet Kaya’ya 10′uncu Yıl Marşı okuyarak tepki gösteren ve protestoları tetikleyen Serdar Ortaç, o gün yaptıklarından dolayı pişmanlık duyduğunu söylemiş. Milliyet Pazar’a “O gece linç edilmesinde rol oynadığım için çok pişmanım. Genç ve cahildim”demiş.
Şöyle ki:
Kürt açılımıyla birlikte Ahmet Kaya’nın içinde sizin de bulunduğunuz bir grup tarafından saldırıya uğradığı görüntüler yeniden gündeme geldi. İzleyince neler hissettiniz?
Bu konuyla ilgili ilk cümle: Çok pişmanım. 1999’da bırakın Kürtçe şarkı söylemeyi, yolda Kürtçe konuşulamıyordu bile. Ben de genç ve cahildim. Bence o gece yaşananlarda Ahmet Kaya’nın hiçbir suçu yoktu. Ben Ahmet Kaya’nın konuşmasının ardından sahnedeydim ve bir anda her Türk genci gibi gaza gelip Onuncu Yıl Marşı’nı okumaya başladım. Marşı okuduğum için pişman değilim tabii ki ama zamanlamam çok hatalıydı. Kısacası bence Ahmet Kaya’nın Kürtçe şarkı söylemesine izin verilmeliydi.
Aynı şey bugün olsa ne yaparsınız?
Bugün aynı şey olsa böyle bir tepki asla göstermem. Şimdiki hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor. Bunu anlamamızı gerçekten istiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl onca millet bir arada yaşadıysa, ABD’de o kadar etnik grup bir bütün olabiliyorsa biz de başarabiliriz. Başarmalıyız. Bu konuda son sözüm: Ahmet Kaya’nın o gece linç edilmesinde rol oynadığım için çok pişmanım. Bugün olsa bu tepkiyi asla vermem. Kürtçe şarkı okunmasını destekliyorum ama asla şehit görmek de istemiyorum. Birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekli.
Bunun üzerine bir kaç kelam etmek niyetinde idim. Aklıma gelen ilk şey “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye ya da Ba’de Harabul Basra*” oldu. Yani ki marifet, hakikati yerinde ve zamanında söylemekte idi, hükümetin, gazetelerin, sokaktaki amcaların teyzelerin açılım diye tutturduğu, Mahsun Kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” diyerek Kürt Sorununa değinmeye çalıştığı, Ajda Pekkan’ın bile Kürtçe şarkı söylediği zamanda tey tey teyy diyorum. Nasılsa tehlikeli zamanlar geçti. Eskiden böyle şeyler söyleyenlere, bölücü, terörist, vatan millet sakarya diyenler; şimdilerde böyle konuşanlara aydın, demokrat özgürlükçü falan diyorlar malum. Şu sıralar AB rüzgarıyla da demokratlık, özgürlükçülük pek bir moda falan derkeen baktım yine Milliyet’ten Berrin Karakaş Serdar Ortaç’ın bu açıklamalarını kaale alarak Ahmet Kaya ile hayali bir röportaj gerçekleştirmiş ve bunu Affeder Miydi ? başlığı ile yayınlamış. Hazır yazılmışı varken çok da laf etmeyeyim dedim.
Böyle ki:
Serdar Ortaç’ın Milliyet Pazar’daki itirafına ne diyeceksiniz?
Serdar Ortaç, aynı söyleşide ‘Karabiberim’ klibinde bir kızın göbeğinden zeytin yediğinden de pişman olduğunu, bugün olsa aynı şeyi yapmayacağını söyledi. Bana yaptıklarını da bugün olsa yapmayacağını söylüyor. Benim için Ortaç’ın bu iki pişmanlığı arasında bir fark yok. Bilmem anlatabiliyor muyum? Vicdan başka bir şeydir. Vicdan acısı, karabiber acısına benzemez. Yine o söyleşide kendi tabiriyle, ‘Beste yaparken ilham gelmesi gibi garip hallere’ girebilseydi, anlardı belki.
Siz affettiniz mi kendisini?
Benim derdim hiçbir zaman tek bir insanla olmadı. Benim derdim, Serdar Ortaç’ın öyle olmasının sebepleriydi. O dönem bana haksızlık eden tek insan Serdar Ortaç değildi. Bana değil, insanlarımıza yapılmış haksızlıklar konuşulmalı. Engellenmeye çalışılan temel hak ve özgürlükler konuşulmalı. Türbanla üniversiteye giremeyen insanlar, Hrant Dink’e kurşun sıkan, Orhan Pamuk’a tehditler yollayan zihniyet tartışılmalı. Ben, ölümümle bunların konuşulmasında rol oynadıysam, bundan ancak mutluluk duyarım.
Zaten ölümden korkmadığınızı, cebinizde iki metre kefenle dolaştığınızı söylüyordunuz her zaman.
Kefenimi cebimden, Boğaz’da bir kaldırım kenarında balık ekmek yerken çıkarsaydım keşke. Kefenimi cebimden çıkarmadan önce kızımla Kürtçe bir düet yapabilseydim… Kefenimi cebimden çıkarmadan önce, çok istediğim o filmi çekebilseydim…
“Hani sizin gençliğiniz nerede?” diye sorarsak…
Bu şarkının sözlerini yazan kardeşim Yusuf Hayaloğlu’nun o küçük ama büyük umutlarla dolu odasında… Sözleri alıp elime ağlaya ağlaya ‘İşte bu ilham gelmesi gibi bir şey’le yürüdüğüm yollarda… Deniz’lerin idam sehpasında 15 yaşım… 1 Mayıs 1977’de yanımda yürürken ölenlerin erken yolcu ruhlarında en deli zamanlarım… Hapisteki arkadaşlarına elinden tek geleni yapmakta, şarkılar yazmakta, her şeye rağmen umutla…
O dönemlerden şimdiye baktığınızda, nasıl değerlendiriyorsunuz gelişmeleri?
Gelişme doğru bir kelime mi bilmiyorum. Bunu söylemek için ülkenin doğusunda, oralarda iyi çeken telefondan öte neler var, buna da bakmalıyız. Ajda Pekkan’ın Kürtçe şarkı söylemesinden öte, bir yerlerde hâlâ Kürtçe konuşamayanlara bakmalıyız. Taksici Kürtçe konuştuğu için taksiden inen müşteriye bakmalıyız, özellikle son dönemde Güney’de ve Ege’de ırkçılık var mı, buna bakmalıyız. Benim ölümüm 2000’dir. 2000 yılı coşkuyla karşıladığımız milenyum. Bu bile bir işarettir. Gecikmişliğin işareti de olsa. Tüm bu gecikmişlik, geciktirilmişlikler üzerine yaşanacak değişimlerin elbette ki sancıları da olacaktır. Türkiye, son günlerde yıllar önce tartışması gereken pek çok meseleyi tartışıyor. Yeni sorguluyor pek çok şeyi.
TRT size iade-i itibar için arşivden yasaklı şarkıları çıkarıyor, TRT Şeş Şivan Perwer çalıyor…
Ben hâlâ Fransa’da yatıyorum. Keşke tüm bunlar bu utanç üzerine kurulmasaydı. Ama ‘keşke’ değil söylememiz gereken. Ben buralardan sürgün edileli kaç yıl oldu? Dersim yeni mi akıllara geldi? İlk albümlerimden bir şarkı anlatıyor hepsini: “Titrek bir mum alevinin bıraktığı bulanık is, ve göz gözü görmez bir sis değildik biz. Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla ve tarihle yargıla…”
“Beni ne sağcılar, ne solcular, ne İslamcılar sevmez. Peki kim kardeşim bu kasetlerimi alan 10 binler, konserimdeki 10 binler?” diye sormuştunuz bir söyleşinizde. Buldunuz mu cevabı ?
Sağı solu bir yana bırakıp kalbin, insanlığını, vicdanını dinleyenler… Ben Kürt olmasaydım da Kürtçe şarkı söylemenin savaşını verirdim.
Sürgünü nasıl anlatır Ahmet Kaya, Fransa’daki son yıllarını?
Anadilini konuşamadığın bir ülkeden, dilini bilmediğin bir ülkeye geliyorsun. Rakı yerine adını sanını bilmediğin şaraplarla dost oluyorsun. Dostların aramaz olmuş, kimse hakkında iyi şeyler yazıp çizmez, konuşanlar susar olmuş. Ölüyorsun yavaş yavaş. Memleketimde olsaydım diyorsun. 99 depreminde ablam öldü, canlarım öldü gelemedim. Ölüm budur aslında, çekip gitmek değildir. Gitmen gerekirken gidememektir bir ülkeye.
“Tek suçlu Ortaç değil”
Ahmet Kaya’ya çok büyük bir haksızlık yapılmıştı. Şimdi geç de olsa, hadiseye neden olanlardan birinin özür dilemesi çok önemli. Bunun için Ortaç’ı tebrik etmek lazım. Özür dilemek, hata yaptığını kabul etmek büyüklüktür. Kaya’yı yurt dışına kaçmaya iten tek başına Ortaç değildi. Hoşgörüsüzlüktü. Zamanında verilen tepki cesaret gerektirir. Hava döndükten sonra, açılım ve Kürt sorununa dair hoşgörü devlet politikası olduktan sonra açıklama yapmak daha kolay. Hoşgörülü olmak için ‘doğru zamanı beklemek’ diye bir şey olmamalı. Sanatçı doğru bildiğini her zaman her koşulda dile getirmeli.
Bir de 10 sene önce ne olmuştu ki allasen diyenlere:
10 Şubat 1999 gecesi. Ahmet Kaya, Magazin Gazetecileri Derneği’nin halk oylarıyla belirlediği ‘Yılın Sanatçısı’ ödülünü almayı bekliyor. Sıra kendisine geldiğinde Ahmet Kaya, sahneye çıkıp, ödülünü alıyor. ‘Kafama Sıkar Giderim’ şarkısını söylemek için mikrofonu eline aldığında şöyle diyor: “Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.”
Salonda derin bir sessizlik oluyor. Yükselen protesto seslerine rağmen şarkısını okuyor. Mikrofonu bıraktığında bazı masalardan ‘yuh’ sesleri yükseliyor. Ve Kaya’nın üzerine çatal bıçak yağmaya başlıyor. Masasına güçlükle varabilen Ahmet Kaya ve eşi Gülten Hanım’ın önünde birkaç garson ve sanatçı duvar örmeye çalışıyor. Durumu kurtarmak isteyen gecenin sunucuları, sıradaki şarkıcıyı sahneye davet ediyor, yani Serdar Ortaç’ı. Mikrofonu alan Ortaç, Sibel Can için yazdığı ‘Padişah’ adlı şarkının sözlerini değiştiriyor. “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, padişah değil. Atatürk yolunda tüm Türkiye, bu vatan bizim, ellerin değil” şeklinde okuyor. Ardından 10. Yıl Marşı’nı söylemeye başlıyor. Sahneye çıkan Reha Muhtar, ‘Memleketim’i söylüyor. O geceden sonra çıkan haberlerde, Ahmet Kaya ‘vatan haini’ ilan ediliyor. Haziran 1999’da stüdyosunda Kürtçe şarkısını söyleyip kaydediyor ve o gecenin sabahında İstanbul’u terk ederek, Paris’e gidiyor. Eşi Gülten, kızı Melis’le birlikte…
Kaya, 16 Kasım 2000 sabahı Paris’teki evinde hayatını kaybediyor. Ertesi gün 30 binin üzerinde seveni ve şarkıları eşliğinde Paris’teki Père Lachaise’e defnediliyor.
***
*Ba’de Harabul Basra: Moğolların Bağdat ve Basra’ yı harap etmesinden sonra, halkın bu sözü sıkça söylemesiyle, kalıplaşarak deyim haline gelmiştir. İş işten geçtikten sonra, harekete geçmek için çok geç kalınmış manasında.
Sevdiğim, her dinleyişimde beni etkileyen bir Ahmet Kaya şarkısı bonus:
http://video.google.com/videoplay?docid=1435732550265806251Bu konuyla ilgili ilk cümle: Çok pişmanım. 1999’da bırakın Kürtçe
şarkı söylemeyi, yolda Kürtçe konuşulamıyordu bile. Ben de genç ve cahildim. Bence o gece yaşananlarda Ahmet Kaya’nın hiçbir suçu yoktu. Ben Ahmet Kaya’nın konuşmasının ardından sahnedeydim ve bir anda her Türk genci gibi gaza gelip Onuncu Yıl Marşı’nı okumaya başladım. Marşı okuduğum için pişman değilim tabii ki ama zamanlamam çok hatalıydı. Kısacası bence Ahmet Kaya’nın Kürtçe şarkı söylemesine izin verilmeliydi.
Aynı şey bugün olsa ne yaparsınız?
Bugün aynı şey olsa böyle bir tepki asla göstermem. Şimdiki hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor. Bunu anlamamızı gerçekten istiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl onca millet bir arada yaşadıysa, ABD’de o kadar etnik grup bir bütün olabiliyorsa biz de başarabiliriz. Başarmalıyız. Bu konuda son sözüm: Ahmet Kaya’nın o gece linç edilmesinde rol oynadığım için çok pişmanım. Bugün olsa bu tepkiyi asla vermem. Kürtçe şarkı okunmasını destekliyorum ama asla şehit görmek de istemiyorum. Birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekli.


