USAK başkanı bir analiz yaparak DTP’nin kapatılmasını ve gündemdeki karmaşayı değerlendirmiş. Çok karamsar bir tablo çizmiş olsa da, bu ülkede daha önceleri de yazılan ve oynanan senaryolar olduğu için bu tespitleri önemli buluyorum. Şöyle demiş Sedat Laçiner:

…Öcalan dışarı çıkmak için ne istense yapacak haldeyken örgüt onun bu halinden de, Türkiye’nin demokratikleşme arzusundan da yararlandı. Açılım’ın neredeyse tamamen DTP üzerine kurulmuş olması bu açıdan örgüt için bir şans oldu. Açılım biraz ilerleyince DTP’ye yerleştirilmiş derin PKK devreye girdi ve partinin iradesini tamamen ellerine aldı. Partiyi kapattırmak ve sokakta kaos için ellerinden geleni yaptılar. Bu anlamda DTP “irade İmralı’da” dediği gün aslında kendisini kapatmış ve sine-i PKK’ya dönmüş, ya da döndürülmüş oldu.

Kapatmadan sonra bazı DTP’lilerin açıklamalarına bakıyorum da, sanki derin PKK konuşuyor. Öcalan bile değil, derinlerden, bazı yerlerle de teması olan aslında pek de bilmediğimiz bir PKK konuşuyor…. Üstelik bu PKK hiç de Kürtçü görünmüyor. Derdi ne Kürtler ne de Kürtçülük. Türkiye’nin Kürt sorununda en ılımlı olduğu noktada her şeyi göze almış ya da aldırılmış bir örgüt var karşımızda. Görünen o ki, PKK hedefe kilitlenmiş durumda ve hedefte de iç savaş var. Sokaklar ne kadar kana bulanırsa, Kürtler ile Türklerin arasının o kadar çatırdayacağı hesap ediliyor. Uçurumun kenarından dönen bir terör örgütü böylece can bulacak. İstanbul, Diyarbakır vs. kana bulandıkça örgütün eylem yapmasına bile gerek kalmayacak. Diğer taraftan sokaklarda PKK’yı aşan işler oluyor. Alttan alta olağanüstü hal, hatta sıkıyönetim pişiriliyor. Andıçlarda, planlarda yapılamayan işler oluyor şu anda. Türkiye bir şeylere hazırlanıyor. Görünürde PKK var, hedefte ise Türkiye…

Sürecin iki sigortası var, Hükümet her iki sigortayı da gevşek tuttu. Ve olan oldu, gevşek hatlar üzerinden gelen akım 2002’den bu yana gelen en ölümcül akım oldu. Danıştay Saldırısı’yla, Sarıkız’la, Muhtıra’yla, Islak İmza’yla ve daha birçok denemeyle başarılamayan gümbür gümbür geliyor. Hedef iç savaş, kanlı bir iç savaş…

Bir diğer analiz de Taraf Gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’dan. Yıldıray Oğur da PKK’yı ve bazı kürtleri inceden inceye iğneleyen bir yazı yazmış bugün. Alıntılıyoruz:

Bundan birkaç yıl önce Kürt sorunu başlıklı bir foruma katılmıştım. Türk solundan temsilciler art arda kürsüye çıkıyor, neredeyse hamasette birbirleriyle yarışırcasına Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkından bahsediyor, dağlardaki ‘özgürlük savaşçıları’na selam çakıyordu.

En son kürsüye barış grubuyla Türkiye dönen eski bir PKK’lı çıktı. Günün en barışçıl konuşmasını da o yaptı. Bir ara neredeyse Türk solcularına dönüp “sakin olun arkadaşlar, şiddet çare değil, biz Türkiye’de siyaset yapmak istiyoruz” diyecekti.

O gün şöyle düşünmüştüm: İşkenceye niye karşı çıkıyoruz; yaşam hakkına saygı duyduğumuz için. Niye vicdani ret hakkını savunuyoruz; silaha kutsal bir anlam yüklemediğimiz için. Niye kadına karşı şiddete karşı duyarlıyız, neden hayvanların da yaşam hakkı olduğunu savunuyoruz…

Peki, nasıl oluyor da aynı zamanda silahlı mücadeleyi anlıyoruz hatta meşru görüyoruz? Nasıl oluyor da birden post-modern sivil toplum hatlarımız ,politik doğrucu hatlarımız kopuyor, Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkına bağlanabiliyoruz.

Evet, kabul ediyorum. Maalesef PKK olmasaydı bugün ben Kürt meselesiyle ilgili bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Hükümet Kürt açılımı yapmaya çalışmayacaktı. Kürtlerin sorunları gündeme gelmeyecekti.

Bu Kürtlerin çığlıklarına yıllarca kulaklarını tıkamış bütün Türklerin ayıbıdır.

Yine doğrudur. Yüzlerce Albay Temizöz 1990’lar boyunca Kürtlere yapmadığını bırakmazken, 17 bine yakın faili meçhul cinayet olurken, Kürtlerin yanında biz değil PKK vardı.

Ama yine de kimse beni, bu çağda, elinde silah dağlarda dolaşmanın anlaşılır ve meşru olduğu konusunda ikna edemiyor.

2009 yılında dünyanın hangi dağında, hem de, özerklik, anadilde eğitim gibi talepler için elinde silahla dolaşan gerilla kaldı? Bu iletişim çağında, artık Kürt sorununa duyarlı bunca insan, kurum, kamuoyu, medya organı, uluslararası aktör varken, PKK istediği anda yüz binleri sokaklara dökülebiliyorken, Kürtler hâlâ seslerini pusu kurarak, mayın döşeyerek duyurmaya devam edebilir mi? Bu artık Kürtlerin işine gelir mi?

Zannediyor musunuz ki, methiyeler dizdiğiniz o dağdakiler, hayatlarını her an öldürülme ihtimaliyle geçirmekten memnundur? Elinde silah olan, masum ve temiz kalabilir mi? Elinde silah olan, mücadele ettiği silahlı güce benzemeye başlamaz mı? Adam öldürmek estetize edilebilir mi? Elinde silah olan zafere ulaşsa o zafer o silahlar üzerinde kurulmaz mı? Silah üzerine inşa edilmiş bir düzenden kime ne fayda gelir? 100 yıldır askerî vesayet altından kurtulamayan Türkiye yeterince ibretlik bir örnek değil mi?

Evet, Kürtler “Siz PKK’nın, Öcalan’ın bizim için ne demek olduğunu anlamıyorsunuz” diye sitem ederken haklı.

Babasını devlet öldürünce bir aylık bebeğini bırakıp dağa çıkan Hamiyet’i, 17 yıl sonra Habur’dan gelip teslim olmasa belki o bıraktığı çocuğunun karşısına asker olarak çıkabilme ihtimalini biz değil en iyi Kürtler anlıyor.

Tokat Reşadiye’deki katliamı PKK’nın üstlenmesine bir anlam veremeyen, kafası karışan Kürtleri de daha ciddi ve daha derin bir öz eleştiriden koruyan bu duygusal bağ ve anlam.

Diyarbakır’da tanıştığım DTP çizgisinde de olmayan bir Kürt arkadaşımın verdiği örnek bu karışık duyguyu çok iyi anlatıyordu.

“Bak,” demişti, “PKK ile Kürtlerin ilişkisi şudur: Bir gün sana bir adamın çok büyük bir iyiliği dokunur. Adam hayatını kurtarır. Gel zaman git zaman adam bu iyiliği başına kakmaya başlar, seni kendine esir eder. Utanır, bir şey diyemezsin. Bu arada kötüler de boş durmaz. Adam seni bir defa daha kurtarır onların elinden. Yine ona mahkûm olursun, ses çıkarmazsın. Tam bu iyiliğin üzerinden de zaman geçer, ‘Tamam bana çok iyiliğin dokundu ama senin bu hallerin de hiç hoşuma gitmiyor’ diyecek cesareti bulursun, başına bir hal daha gelir, o adam seni bir daha kurtarır, bir daha bir daha. Şimdi kötülük el çekmeye başlayınca, biraz rahata kavuşunca, beni defalarca kurtarmış o adamı nasıl satarım, nasıl ‘tamam artık git başımdan’ derim, ‘sana ihtiyacım kalmadı’ derim.”

…gerçekten dost olan birinin bir gün bunu söylemesi gerekiyordu:

Kürtlerin silahlara veda zamanı geldi

Son alıntı ise, bütün bu karmaşa içinde hala uslanmadığımızı gösterir iki haber:

* Hafta sonu DTP İstanbul İl Başkanlığı’nın bulunduğu Beyoğlu Dolapdere’de basın açıklaması yapan DTP’lilere, Dilbaz sokakta oturan bir grup silah, satır, taş ve sopalarla saldırmıştı. Olayın ardından DTP’lilere silah doğrultan S.Ü, T.G ve S.Z, polis tarafından gözaltına alındı.

T.G ve S.Z. Savcılık tarafından serbest bırakılırken, S.Ü. ise başka bir olaydan arandığı için hakkında işlem yapıldı.

Bu arada olaylar sırasında bacağına kurşun isabet etmesi sonucu kaldırıldığı Haseki Hastanesi’nden polis tarafından gözaltına alınan Şevket Aslan, sorgusunun ardından adliyeye çıkarıldı. Savcılık ifadesinin ardından tutuklanma talebiyle nöbetçi sorgu hakimliğine sevk edilen Aslan, “örgüt üyesi olmak ve yasadışı gösteriye katılmak” suçundan tutuklandı. (Taraf)


* Vatan gazetesinde yer alan habere göre; hafta sonu DTP’nin kapatılmasın protesto ederek ev, iş yeri ve araçlara molotof kokteyli atanlara silah çeken üç kişiden biri olan T.G., gözaltına alınmadan önce gazetecilere ilginç açıklamada bulundu.

Geçimini çöpçülük yaparak sağladığını belirten T.G., göstericilere karşılık vermesi için kendisine 500 TL verildiğini iddia etti.

T.G., gazetecilere “Bana verdikleri parayı sen de ver, istediğin adamı rehin alayım” dedi.

Zanlıların ellerindeki tabancanın aynı marka olduğu, kıyafetlerinin de benzer olması dikkat çekti. (ntvmsnbc.com)