gülay göktürk etiketini içeren Yazılar
Çok eşliliğe izin çıksın mı?
0Gülay Göktürk’ün “Çok eşliliğe izin çıksın mı? (1)” / “Çok eşliliğe izin çıksın mı? (2)” başlıklı yazılarından
Bir gün bir yasa yapacaklar ya da bir yasayı değiştirecekler; haydi, herkes başka türlü yaşamaya başlayacak…
Siz sanıyor musunuz ki, bugün tek eşli olarak yaşayan erkekler yasalar izin vermediği için öyle yaşıyor ya da şöyle soralım; çok eşlilik yasal hale gelse, bugün tek eşli yaşayan erkekler hemen kapıda bekleyen kumaları eve mi dolduracak?
Yine, siz sanıyor musunuz ki, bugün kocasının ikinci evliliğine razı olmayan, bunu aklından bile geçirmeyen kadınlar, yasa değişince kuma gelmesine razı olacak? “Eh mademki yasal hakkın, sen de getirebilirsin. Şeriatın getirdiği kuma kıskanılmaz” diyecek…
İşin doğrusu şu ki, yasalar ne derse desin, bu konuda hayat zaten hükmünü sürdürüyor. Koca, “ben ikinci eş istiyorum” dediğinde direnebilen kadın kendi gücüyle direniyor; yasadan aldığı güçle değil. Çekip gitme gücü olan kadın çekip gidiyor; karısının çekip gideceğini bilen adam da zaten kumayı getiremiyor.
Çok eşlilik yasağının devam etmesini savunanlarla izin çıkmasını savunanlar birbirlerinden yüz seksen derece ayrı noktalarda görünseler de aslında aynı noktada birleşiyorlar: Kadını korumak…
Tek farkları, farklı kadınları korumaya çalışmaları.
Tek eşlilikten yana olanlar birinci eşi koruma altına almaya çalışıyor; çok eşlilik taraftarları da sonradan gelecek olanları…
Ve dikkat ederseniz, iş bu noktaya geldiğinde tartışma duygusal değil, tamamen iktisadi bir tartışmaya dönüşüyor.
Tek eşlilikçiler birinci eşin koca ve onun mal varlığı üzerindeki tekelini güvence altına almaya çalışıyor. İmzayı ilk bastıranın bu gücü başkalarıyla paylaşması ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Çok eşlilikçiler ise çaresizlik yüzünden kuma gitmeye razı olmuş kadınların asıl mağdur olduğunu düşünüyor. Onların “haklarını” (yani evliliğin sağladığı imtiyazları) koruma altına almaya çalışıyor. “Mademki erkekler bunu zaten yapıyor, bari nikahına alsın ve bedelini de ödesin” diye düşünüyor.
Böylece iki taraf da benim tüylerimi diken diken eden bir anlayışta birleşmiş oluyorlar: Evliliği kadın için ömür boyu geçim garantisi -bir nevi sigorta- olarak gören bir anlayış bu…
Siz istediğiniz kadar Medeni Kanun’u değiştirin, erkeği aile reisi olmaktan çıkarın, “her iki eş de evin ve çocukların bakımından yükümlüdür” diye madde ekleyin; bu bakış açısı değişmiyor. Kadınlar ve erkekler; kuma getirenler ve getirmeyenler; kumalı hayata razı olanlar ve olmayanlar; yani bu tartışmaya giren herkes, bir erkek bir kadını “aldı mı” ömür boyu bakma yükümlüğünü de üstüne alır noktasında birleşiyor.
Bu, öylesine güçlü bir kabul ki, geleneksel çevreleri aşıp feminist akımı bile etkisine almış durumda. Evet,“bağımsız ve özgür” kadın idealine sahip olması gereken feministler bile, evliliği kadının en önemli güvencesi olarak görmeye devam ediyor ve kadının “evlilik haklarını” güvence altına almak üzere tedbirler öneriyor. Boşanma, nafaka, mal rejimi tartışmalarına hep bu perspektifle bakıyor.
Böyle bakınca da, çok eşlilik gibi bir tartışmada onlar da tıpkı geleneksel kesimler gibi iki seçenekle sınırlı kalıyor: Ya birinci kadının yanında yer alacak ya da sonra gelen kadınların…
Onlar birinci kadını seçiyor.
***
Tartışma hiçbir zaman tek cevabı olmayan bir soru üzerinde yürüyor: Hangi aile modeli daha iyidir; hangisi daha yararlı, daha doğrudur?
Af edersiniz ama kimin için iyi; kimin için yararlı; kimin için doğru?
Ülkeleri yönetenler bu soruya “toplum için” diye cevap verirler. Oysa bu, aldatıcı bir cevaptır. Çünkü toplumlar homojen yapılar değildir. İçinde her konuda farklı çıkarları olan, farklı değer sistemlerine sahip, farklı dünya görüşlerini taşıyan sayısız grup ve birey barındırır.
O yüzden de “nasıl bir aile modeli doğrudur” sorusunun tek bir cevabı yoktur. Cevap vermeye soyunan herkes kendi dünya görüşü, kendi ahlak anlayışı ve tabii ki kendi çıkarı doğrultusunda bir cevap verir.
Asıl sorulması gereken soru, devletin böyle bir konuda kural getirmeye hakkı olup olmadığı sorusudur.
İşte ben bu soruya kesinlikle hayır diyorum.
Sözünü ettiğimiz şey, insanların en özel hayatı… Özel hayatını kendi istediği gibi kurmak bir insanın temel hak ve özgürlüklerine girmezse, başka ne girer? Bir yandan özel hayatın dokunulmazlığı deyip duracaksınız, bir yandan da insanların özel hayatına ilişkin bir model ortaya koyarak bu modeli yasal zorunluluk haline getireceksiniz. Herkesi tek bir aile içine hapsedip “hepiniz için en iyisi bu” diyeceksiniz. Tek tip düşüncenin, tek tip kıyafetin, tek tip eğitimin, tek tip olan her şeyin çatırdadığı bir çağda, tek tip bir aile modelini herkese dayatacaksınız.
İşte bu olmaz! Bu konuyu Meclis’te karara bağlayamazsınız. Bu soruyu referanduma sunamazsınız. Yapabileceğiniz tek şey, bu konuya karışmamaktır. Herkesin kendi bildiği gibi yaşamasına olanak tanımaktır. Bu konuda devlete düşen tek görev, noterlik görevi olabilir. İnsanların üzerinde anlaştığı evlilik akdini tasdik ettirmek istedikleri zaman başvurdukları bir noter…
Minare meselesi…
0Önce hala haberdar olmayanlar için özet:
İsviçre’de yeni minare yapımına yasak getirilip getirilmeyeceğine karar vermek amacıyla düzenlenen referandumda, seçmenler yasağa % 57 oranında evet dedi.
Sonra Bugün gazetesi’nden Gülay Göktürk’ün “Minare neyin simgesi?” başlıklı yazısından derleme:
…”Minare Krizi”ni doğru okumak, minarenin neyin simgesi olduğunu, Avrupa’nın geleceği açısından ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak ayrı bir çaba gerektiriyor.
Ben şu anda Avrupa kamuoyunun yaşadığı ruh halini bizim 90′lı yılların başında yaşadığımız “türban travması”na çok benzetiyorum.
Minare karşıtlarının referandum kampanyası sırasında ortaya sürdükleri gerekçelere şöyle bir bakın:
- Minare zaten Kur’an’da yer almıyor ki…
- Minare dini bir sembol değil, siyasal simge.
- Minareler kabul edilirse arkasından ezan gelecek… Sonra da Şeriat devleti…
Bütün bu argümanlar ne kadar tanıdık değil mi? Bizdeki türban tartışmaları da yıllar yılı aynı argümanlar etrafında dönüp durdu. Sonuçta türbanın neyin simgesi olduğunda hâlâ da anlaşamadık.
…
Avrupalı Müslümanlar 60′lı yıllardan farklı olarak, artık Avrupa kamusal alanında kendilerini gizlemeden ve farklılıklarını görünür kılarak var olmak istiyorlar. Bugün ortaya çıkan “çatışma noktaları”na baktığımızda bunu açıkça görebiliyoruz. Mesela geçmişte kızının mayo giymesini istemeyen dindar aile, bu çelişkiyi çocuğa rapor alıp jimnastik dersine sokmayarak halletmeye çalışırdı. Şimdi, kızının dinine uygun kılıkla havuza girme hakkı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyor.
Eskiden dinini, gelenek ve göreneklerini kendi kendine, pek de göstermeden yaşarken şimdi orucuna, namazına, bayramına saygı istiyor. İş yerinde ibadet yeri, helal etli yemek garantisi, Ramazan’da iftar molası talep ediyor.
Bu karşı karşıya gelişlerde bazen çatışma bazen de pazarlık yaşanıyor. Mesela, şehrinde art arda inşa edilen camilerden rahatsız olan Avrupalı, Müslüman göçmenle pazarlığa giriyor: “Cami yapıyorsun, bari minaresiz yap.” Ama Müslüman göçmen uzlaşmıyor. Diktiği minareleri, o toplumdaki varlığının meşruiyetinin simgesi olarak görüyor ve tam tersine minareleri daha da yükseltmeye çalışıyor. “Beni görmezden gelemezsin, beni yok sayamazsın; ben de dinim de burada, senin yanı başındayız” demeye getiriyor.
Bu, Avrupalı’nın 60′lı yıllardan bu yana sürdürdüğü göçmen politikasına; yani “burada yaşayacaksan, bana benzemeye çalış” politikasına karşı bir başkaldırı elbette ve sanırım kaçınılmaz bir başkaldırı… Farklı kültürlerin bir arada yaşayabilmesi, bir tarafın kendini inkâr etmesi ya da gizlemesi temelinde yürüyebilecek bir şey olabilir mi? Böyle olursa sağlıklı bir toplumsal yapı doğabilir mi? Öte yandan, “ev sahibi” Avrupalı’nın da bu başkaldırıdan huzursuzluk duymaması düşünülebilir mi?
Aslında bu bizim 90′lı yıllarda yaşadığımız sürece çok benzer bir süreç. Bizde de “laikçi” elitlerin korkuları, “Eyvah, kuşatılıyoruz; yaşam tarzımız elden gidiyor” paranoyaları, kamu alanındaki görünürlükle birlikte başladı. Dindarlar daha çok kendi köşelerinde yaşarken, kamu alanına pek çıkmazken; çıktıkları zaman da “oldukları gibi” değil, modernitenin kabul sınırlarını gözeterek ve kendilerini bu sınırlara uydurmaya çalışarak çıkarken, 90′lı yıllardan itibaren farklı davranmaya başladılar. “Ben buyum, beni olduğum gibi kabul etmek ve kamu alanında bana da yer açmak zorundasın” dediler. Zaten kıyamet de o zaman koptu.
Şimdi, aynı şekilde Avrupalı Müslümanlar da diktikleri minarelerle yaşadıkları ülkelerde kamusal alanda görünürlülük kazanmaya çalışıyor; buradan ilerleyerek kamusal alanın sınırlarının yeniden çizilmesini talep ediyor.
Nilüfer Göle’nin dediği gibi, “Bugün artık Avrupa için söz konusu olan, İslami farklılığın tanınması ya da tanınmaması değil; tam tersine ikisi için ortak bir mekanı, kültürel havzayı yeniden düşünmeye, yeniden oluşturmaya ve çatışma üzerine kurulu diyaloğun dışına çıkmaya gücünün ve kabiliyetinin olup olmadığıdır.” (İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa)
Yine Göle’nin deyişiyle, tartışmanın bu denli ıstıraplı ve duygu yüklü olması, Avrupa kimliğinin sorgulanmasının, onun ‘saflığı’ düşüncesinden vazgeçmeyi gerektirmesinden kaynaklanıyor.
“Saflık” ve “bozulma” kaygıları alt edilmeden kolay kolay aşılabileceğe de benzemiyor.

