pan etiketini içeren Yazılar
Büyüklere masallar, küçüklere gerçekler ya da masumiyetin gücü
2—2007 Ağustos’unda karalanmış, heba olmasın diye şuracığa alınmış bir yazıdır. Zaman zaman böyle antikalar almaya devam edeceğimin de birinci işaretidir—
Bazı filmler, çok yüksek kalitede olmalarına rağmen nedense pek ses getirmezler, bilinmezler ve izlenmezler. Ancak biraz zaman alsa da, kaliteli yapımlar mutlaka kendine özgü bir hayran kitlesi oluşturur ve bu gönüllü hayran kitlesi ile bir şekilde yayılır ilgilileri arasında. Sanırım, popülerlik kaygısından uzak, en derininden mesajlar içeren, sanatsal yönü ağır basan ve Amerikan malı olmayan her film bir şekilde bu akıbete uğruyor. Zira karşımızda bütün bu özellikleri taşıyan Meksikalı bir yönetmenden İspanyol yapımı filmi var. Senaryosu, mesajı, işleniş şekli ve klişelerden uzak akışı ile, “işte orijinal bir film” diyebileceğimiz bir yapım. Fantastik öğelerle bezeli ama kesinlikle fanteziden ibaret olmayan, gerçek hayattan kesitlerle ilerleyen ama şiddet-gerilim ile seyirci avlamayı düşünmeyen bir yapım..
Bahsettiğim film 2006 yapımı Pan’ın Labirenti (El Laberinto Del Fauno). Zaman, faşist bir asker olan( askeri yönetimlerin faşist olmayanı yoktur sanırım ) Franko İspanyası. Merkezde bütün çocuklar gibi zengin bir hayal dünyasına sahip küçük bir kız, Ofelia. Etrafında aynı anda ilerleyen 3-4 öykü. Biraz masal, biraz gerçek; biraz peri masalı, biraz askeri faşizan; biraz çocuk dünyası, biraz gerilla mücadelesi; biraz acı, biraz hayal… Şahane bir görsellik, dozu kaçmamış bir şiddet, sıfır cinsel sömürü( filmimiz, Hollywood ile en çok bu yönüyle ayrılıyor belki de ) ve masumiyetin gücü…
Yıl 1944, İspanya iç savaşı bir askeri darbe ile neticelenmiştir, 350 bin civarında kişinin ölümüyle neticelenen savaş sonunda General Franco yönetimdedir, milliyetçi bir çizgide olan aynı iddiada olan kesimin askeri temsilcisi Franco, bazı açılardan İspanyayı korusa da genel olarak bir diktatörlük dönemi olarak algılanır. Hasılı “Ordu Göreve” gelmiştir ve İspanya karmakarışıktır. Direnen bir grup sol örgüt ise bu direnişini dağlarda, gerilla taktiğiyle sürdürmektedir. Bir yanda faşist askerler bir yanda dağlara sığınmış sivil halk. Bu gerçekliğin ortasında 10 yaşında bir kız çocuğu Ofelia ve babasının ölümünden sonra, askeri yönetimin en acımasız adamlarından Vidal ile evlenen annesi Carmen. Ofelia, yanına taşındıkları Vidal’in bulunduğu yerde gizli bir labirent keşfeder ve buradan bir masal giriş yapar filme. Bundan sonrası paralel olarak ilerleyen olaylar dizisi. Ülkeyi arındırma adına(!) halkı halktan kurtaran(!) askeri yönetim, askeri güç karşısında çok az bir varlığı olan direnişçiler. “-Askerler çok güçlü, Ya kazanamazsak” diyor biri. “-En azından burayı onlara zindan ederiz” diyor lider… İşte mücadele tam da budur kanaatimce, sadece mücadele başlı başına bir erdemdir. Netice ne olursa olsun, “dilsiz şeytan” koltuğunu yüreğinin tersiyle itmek.
Üvey babası tarafından soğuk karşılanan, hiç istemediği halde annesi evlenen ve askeri bir karargahta bütün bu karmaşanın içinde kalan Ofelia kendi masalını yaşar film boyunca. Belki de gerçek dünyanın bu acımasızlıklarından kaçmak için masal dünyasına sığınır. Bilinçaltından bir yolculuğa çıkar. Hayal gerçek iç içe ilerler durur film boyunca. Çokça örneği bulunan “Gerçek acıların bir çocuk üzerinde etkileri” teması bu filmde de kendini iyice hissettiriyor hasılı ancak bu defa masal dünyasının adil-masum-sınırsız dünyasına kaçışla işaretlenerek. Söz konusu masal dünyasından gerçek hayata göndermeler de yok değil, yönetmen bir nevi masal dünyası ile gerçekler arasında gidip gelmemizi sağlıyor sürekli. Örneğin, masalın orta bölümünde Ofelia, bir hançeri ele geçirmeye çalışır. Orta yerde bin bir türlü nimetle donanmış bir masa vardır ancak tek bir üzüm tanesi bile yemek, orada bulunan bir yaratığın Ofelia’yı yemesine neden olacaktır. Aynı anda askeri yönetim, dağlarda mevzilenen gerillaların peşindedir. Özgürlük talebinde bulunan halk av konumundadır yani. Aradaki bağlantıyı kurmak güç değil. Yönetmen sürekli gerçek ile hayal arasında dolaştırıyor bizi, ve hangisi daha gerçek sorusunu sorduruyor adeta.
Yazıyı daha fazla uzatmayayım. Ancak benim arşivime girdi bu film. Türkiye’ye biraz geç de gelmiş olsa, defalarca izlemekten zevk duyduğum bir film. Görsel olarak da mükemmellik arz eden, efektler ile göz dolduran ve kesinlikle kusursuz bir kurgu üzerinde yürüyen gerçek- masal / zulüm-masumiyet ekseninde duygusal bir öykü. Hemen yazının altında dinleyebileceğiniz ve filmin ana temasını oluşturan şahane müzik de cabası. İspanyol sinemasının güzide bir örneği. Acizane kanaatim şudur ki; Fransız sineması ne kadar kötü bir yerdeyse, İspanyol sineması da o kadar iyi bir yerde. Paramparça Aşklar Köpekler, İçimdeki Deniz ve şimdi de Pan…
Hatırlatmakta fayda var: SİYAD, 2006-2007 sezonunun en iyi yabancı filmi seçti filmi. Oscar ödüllerinin politikliği muhakkak olsa da filmin 3 tane de Oscar’ı var: en iyi sanat yönetmeni, en iyi makyaj, en iyi görüntü yönetmeni. Ayrıca Cannes’da Altın Palmiye adayı olmuş bir film…

