pkk etiketini içeren Yazılar
Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek…
0
İsmet Berkan’ın “Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek” başlıklı yazısından:
PKK terörü ve Kürt sorunu konusunda, yakın ge
çmişimizde pek çok kez yaptığımız şeyi bir daha yapmaya başladık ve bu sefer de inançla farklı bir sonuç ortaya çıkmasını bekliyoruz.
Oysa geçmişte ne sonuç alındıysa bu sefer de alınacak olan sonuç üç aşağı beş yukarı aynı olacak; mucizevi çözümler göremeyeceğiz.
Ne oldu da kanlı sarmal yeniden yükseldi, üç-beş ay öncesine kadar gayet ümitli konuşmalar yapılırken bugün neden sadece silahların diliyle konuşuyoruz, aydınlanmaya ihtiyacımız var.* * *PKK’nın yeniden şiddeti tırmandırmayı neden seçtiğini tam olarak bilmiyoruz. Bu konuda ciddi istihbarat eksiğimiz var, bu eksiği tahminlerde ve varsayımlarda bulunarak kapatmaya çalışıyoruz ama bu yanıltıcı olabilir.
Benzer şekilde, hükümetin ‘Kürt açılımı’ ve ‘Artık analar ağlamasın’ diye çıktığı yolda neden rota değiştirdiğine ilişkin bilgimiz de çok az. Buradaki bilgi açığımızı da varsayım ve tahminlerle dolduruyoruz. O da benzer şekildeyanıltıcı olabilir.
Ancak bazı genel kabuller var, anlaşılan bugünlerde PKK ile mücadele konusu yeniden o genel kabullerle (ki tamamen yanlış da değiller) kamuoyu gündemine geliyor: ‘PKK elde silah dağda dolaşan, asker-polis öldüren eli kanlıbir örgüttür, devlet bu örgüte karşı sessiz kalamaz.’Bu genel kabul tamam da, sonrasında bulduğumuz, bulabildiğimiz yegane çare, savaş oluyor.
Son haftalarda hükümetin PKK konusunda girdiği yeni çizgi konusunda çok sayıda haber yapan Sabah gazetesinden dün öğrendiğimiz 5 aşamalı plan şu:1. Uçaklar ve özel kuvvetlere bağlı birimler sınır ötesi de dahil nokta baskınlar yapacak;
2. Polis timleri
araziye çıkacak;
3. Davası devam eden KCK’ya operasyonlar genişleyecek;
4. BDP’liler PKK ile aralarına mesafe koymazsa hukuki süreç başlayacak;
5. PKK’nın yurt dışındaki parası kıskaç altına alınacak.
* * *Sizi bilmem ama ben bu beş maddeyi görünce nedense nostaljiye kapıldım, 90’lı yıllara geri döndüm. Hatta kendi arşivimde bu beş maddeyi o yıllarda aynen yazdım mı diye arama sevdasına bile kapıldım.
Kürt meselesi ve PKK ile mücadele konusunda bunca yıldır aynı şeyleri yapıp farklı bir sonuç çıkmasını bekliyoruz.
Çıkmayınca da şaşırıyoruz, içimizden birilerini beceriksizlikle suçluyoruz.
***
Ahmet Hakan’ın “BDP’ye vurmadan önce cevap verin” başlıklı yazısından:
LÜTFEN cevap verin.
Ama hamasete kaymadan…
Ama sağduyuyu ve ölçüyü elden kaçırmadan…
Ama klişelere sığınmadan…
Ama mantığı savuşturmadan…
Ama acıya ve ıstıraba teslim olmadan…
Lütfen cevap verin:
* * *- Abdullah Öcalan’ın bile zapt edemediğini öne sürdüğünüz “Kandil”i, BDP mi zapt edecek?
- BDP “Kahrolsun PKK, yaşasın hükümet” dediği anda sorun çözülecek mi?
- “Kahrolsun PKK” diyen bir BDP, bölgede bırakın destek görmeyi barınabilir mi?
- BDP’yi hallettiğinizde yerine “MDP” gelmesi kaçınılmaz değil mi?
- Sizin arzu ettiğiniz tarzda şekillenmiş bir BDP’nin, bölge halkı nezdinde itibarı kaç puanlık olur?
- Hadi diyelim ki “Asıl katil BDP” diyerek içimizdeki kini ve nefreti ortaya koyarak rahatladık. Peki sonra? Sonrası ne olacak?
- 20 yıldır BDP ve öncüllerine “PKK’yı kınayın, ondan sonra karşımıza gelin” denildiği halde, bu talep pek bir karşılık bulamıyorsa bunun bir nedeni olması gerekmez mi?
- Her açıdan “kolay lokma” olan BDP’yi hedef göstererek ve işlevsiz bırakarak elde edilecek “kazanım” ne olabilir?
- Koskoca devlet bile “İmralı” ile “Kandil” arasında gidip gelirken BDP denilen parti neden “İmralı/Kandil/taban” üçgeninde sıkışmış olmasın ki?
- Meclis’e girmesinin yolları açılmamış, belediye başkanları tutuklanmış, sürekli hedef tahtasında tutulan bir partiye “Asıl katil sensin” demek biraz ağır kaçmıyor mu?
***
İhsan Dağı’nın “Asıl tuzak ne?” başlıklı yazısından:
PKK saldırıları herkesin kimyasını bozuyor. Bu kaçınılmaz da; insanlarımız ölüyor, acı kavuruyor yürekleri. Tepki göstermemek, isyan etmemek çok zor.
Ancak bilelim ki PKK bizim ‘duygusal’ patlamalarımızla ortadan kalkmayacak. Mücadele akılla, sağduyuyla, serinkanlılıkla yapılmak zorunda.
PKK savaş istiyor, biliyoruz. Bunda şaşılacak bir şey de yok; bir terör örgütü başka ne isteyebilir ki zaten? Önemli olan bizim ne istediğimiz. Barış olsun, kardeşlik devam etsin, özgürlük ve hukuk galip gelsin diyorsak tepkilerimizde ve çağrılarımızda ölçülü olmak zorundayız.
Eğer bütün Kürtleri PKK’nın kucağına atmak istemiyorsanız ‘açılım ve kardeşlik projesi’nden vazgeçemezsiniz. PKK ile mücadelede en etkili ‘yöntem’ budur. Çünkü demokratik siyaset varsa, şiddetin siyaseten kullanımı meşrulaştırılamaz. Açılım ve kardeşlik projesinin varlığı ve devamı Kürt siyasetine şiddet katanları yalnızlaştıracak en ciddi tedbirdir. Şiddetin hiçbir zemininin, gerekçesinin, anlamının olmadığını, kalmadığını en iyi ifade eden ‘açılım’ın devam etmesidir.
Hükümet şimdiye kadar denenmeyeni denemeli; açılım politikalarıyla PKK’ya karşı askerî tedbirleri birlikte götürmek. Başka çaresi yok. Kürtlerin yarısından fazlasının oyunu alan bir hükümet bunu yapabilir ve yapmalı. Türkiye’yi bir otoriter bir ‘güvenlik devleti’ haline getirmeye çalışanlara kulak vermemeli.
Kandil 1990′larda da bombalandı, Kuzey Irak’a defalarca sınır ötesi operasyon yapıldı. Hatta daha fazlası yapıldı; köyler boşaltıldı, ormanlar yakıldı, DEP’liler cezaevine konuldu. Sonuç; sorun çözülmedi. Aksine tüm Türkiye sathına yayıldı.
Şimdi hükümetin elinde ‘demokratik açılım ve kardeşlik projesi’ var. Büyüyen, güçlenen, dünyada itibarı artan bir Türkiye var. 1990′lara istesek de dönemeyiz. ‘Yeni Türkiye’de meşruiyet zemininden çıkan bir devlete kim razı olur?
PKK’yı devlet değil Kürtler bitirecek. Bunun yolu da ‘demokratik açılım’dan geçiyor. O yüzden asıl ‘mayın’ açılım siyasetine karşı döşeniyor. AK Parti hükümeti ve ‘milliyetçi-muhafazakâr’ aydınlar bu tuzağa düşmemeli.
Seküler teolojinin molotoflarına karşı mücadele
0Süheyb Öğüt’ün Star Açık Görüş’te yayınlanan yazısı:
PKK ile TSK arasında süregelen mücadelenin nasıl isimlendirilmesi gerektiği noktasında uzun yıllardır müthiş bir kriz yaşıyoruz. Çünkü hepimiz bilinçdışı olsa da gayet iyi biliyoruz ki ismin bizzat kendisi müsemmanın hakikatini doğrudan belirleme gücüne sahiptir ve bu hakikat de her zaman için ideolojik bir hakikat olmak zorundadır. Yani bu mücadeleyi “terörle mücadele” olarak isimlendirdiğimiz zaman başka bir ideolojik hakikate, “savaş” olarak isimlendirdiğimiz zaman başka bir ideolojik hakikate gönderme yapmış oluyoruz. Dolayısıyla asıl mücadele PKK ile TSK’nin silahlı güçleri arasında değil PKK ve TSK’nin, kendi aralarındaki mücadeleyi isimlendirmeleri noktasında cereyan ediyor.
PKK’ya kıyasla hakim olan ideoloji TSK’nin ideolojisi olduğu için, şimdiye kadar tam da bu hakim ideolojinin etrafından örgütlenmiş olan hegemoninin en mühim araçları olarak işlev gören medya, mevzubahis mücadeleyi “terörle mücadele” olarak isimlendirmekte/damgalamakta bir an bile tereddüt etmedi. Etmedi ama PKK ve taraftarları, kendilerini terörist değil gerilla, yürüttükleri mücadelenin de bir terör değil savaş olduğunda ısrar etmekten vazgeçmediler.
Şiddet niçin kötüdür?
Şimdi bu noktada tartışmamız gereken mesele hangi tarafın doğru isimlendirmeyi yaptığını objektif bir şekilde tespit etmek olmamalı. Daha ziyade, bilhassa PKK’nın yaptığı isimlendirmenin ne türden performatif bir boyutu, askıya alınamaz ahlaki bir mesuliyeti kendilerine yüklediğini tavzih etmeye gayret etmeliyiz. Daha sarih bir ifadeyle, bugün artık tahammül edilemez hale gelmiş olan araba yakma, otobüs molotoflayıp genç ve masum bir kızın ölümüne sebep olma gibi eylemlerin “savaşa” mı yoksa teröre/tedhişe mi tekabül ettiklerini ortaya koymamız gerekiyor. Bununla beraber, şayet bu eylemler birer terör/tedhiş eylemleri ise -ki şimdiden söyleyeyim: Öyleler!- o zaman bu eylemlerin bir mücahede olmaktan koptukları ve tabiri caizse anomik bir mücadeleye dönüştükleri noktada ne türden bir siyasallığı ihdas ettiklerini de tespit etmeliyiz.
Terör/tedhiş mevzusunu masaya yatırmadan önce meselenin bir “şiddet” meselesi olmadığını, dolayısıyla teröre/tedhişe karşı olmanın şiddete karşı olmak gibi naif bir duruşa tekabül etmek zorunda olmadığını teslim edelim. Zira “şiddet nedir” sorusuna verilebilecek net bir cevap mevcut değildir ve bu sebeple de şiddetin mutlak surette menfi bir fenomen olduğunu ileri sürmek imkansızdır.
Terör/tedhiş zulümdür
Şiddet, tıpkı hız gibi, kendinde herhangi bir değeri ihtiva etmeyen bir fenomendir. Her şeyin bir hızı vardır: Yerinde duran bir araba, sıfır kilometre de olsa bir hıza sahiptir. Bu yüzden hıza karşı çıkmak demek aslında on beş kilometre hızla gitmeye de karşı çıkmak demektir. Ve her şey bir şiddet uygular, her kuvvet belli bir şiddete sahiptir.
Birisini bıçakladığınızda, bıçaklamayıp sadece tekme attığınızda, tekme atmayıp sadece hakaret ettiğinizde, hakaret etmeyip bağırdığınızda, bağırmayıp konuştuğunuzda ya da konuşmayıp sustuğunuzda da farklı seviyelerde şiddet uygulamış olursunuz. Bu yüzden, seküler teorisyenlerin Şeytan’dan arta kalan boşluğu şiddet kavramıyla doldurmaya çabalamaları son derece beyhude olduğu gibi asıl Şeytani olanı da ıskalamaktadır: Zulüm.
Şiddeti kötü yapan şey, amacıdır, ne için uygulandığıdır. Şiddet, zulmetmek için uygulanıyorsa zulüm olur, adaleti tesis etmek için uygulanıyorsa adalet olur. Öyle değil mi? Sokakta çaresiz bir kadına tecavüz eden bir caniyi durdurmak, kadını kurtarmak için caniye tekme tokat dalmak, zulme karşı -o anlık da olsa- adaleti tesis etmek demek değil midir? Teröre/tedhişe karşı olmakla şiddete karşı olmak arasındaki bu ince, kati ve önemli fark, terörün/tedhişin neden karşı çıkılması gereken bir illet olduğunu da açıklamaktadır. Terörün/tedhişin bizzat kendisi zulümdür. Peki zulüm nedir?
Lafı hiç gevelemeden söyleyelim: Teolojik olmayan bir şekilde yani işin içine vahyi hiç karıştırmadan zulmün ne olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Bu minvalde verilen her türden karar ancak metafizik/teolojik bir karar olacaktır; rasyonel değil. Fıkıhta ittifak edilen tarife göre zulüm, olması gerekenin (Hak) olmamasıdır (adaletse olması gerekenin olmasıdır). Neyin nasıl olması gerektiğini de ancak Allah belirler ve vahiy vasıtasıyla insanlara bildirir. Fıkıhta zulüm meselesinin beşeri varoluşla alakalı merkezini teşkil eden hüküm en sarih haliyle Hz Muhammed’in Veda Hutbesi’nde ifade edilmiştir: “İnsanlar!
Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.” Dolayısıyla canlara, mallara ve namuslara uygulanan her türden mütecaviz şiddet, zulüm anlamına gelmektedir.
Adalet için olmazsa olmaz…
Şayet bu hüküm, herhangi biri tarafından ihlal edilirse, o zaman bu kişiye karşı icabında öldürmek de dahil olmak üzere belli seviyelerde şiddet uygulanır ki bunlar da adaleti tesis ederler. Ama en önemlisi de, bu hükmün askıya alınması söz konusu olamaz, zira askıya almanın bizatihi kendisi -kendilerini İslami örgütler olarak takdimler tarafından yapılıyor olsalar bile- zulümdür. Hükmü bizler ihdas etmediğimiz gibi onu askıya alacak olanlar da bizler değiliz. Zalime karşı yapılan mücadelenin, kendisini zulümden temyiz ve tefrik ederek adaleti tesis etmeye çabalayan bir mücahedeye dönüşebilmesi için mevzubahis hükmün her daim tatbik edilmesi iktiza eder. Bu hükmü askıya alarak üzerinde hepimizin hakkı olan ve kimselerin de canlarına, mallarına, namuslarına kastetmeyen belediye otobüslerini molotoflamak, masum bir canı katletmek, vatandaşların şahsi mülklerini tahrip etmek, amaç adalet dahi olsa zulmetmek demektir. Adalet sadece amaçta değil araçta da saklıdır. Nitekim Maide Suresinin sekizinci ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
Hepsi de daha ziyade modern marazlar olan devrim, darbe, olağanüstü hal uygulamaları gibi durumlarda askıya alınan şey tam da Veda Hutbesi’nde ifade edilen hükmün kendisidir. Sadece hukukun değil ahlakın da askıya alındığı bu menfi durumlarda ortaya çıkan -artık terör/tedhiş demeye gerek yok- zulmün referansları ulus, devlet ya da sosyalizm ve faşizm gibi muhtelif ütopyalar olmuştur. Her biri insanı aşan bu müteal nosyonlar neticede hem insanları hem de onları muhafaza eden ahlaki hükümleri korkutucu bir şekilde önemsiz hale getirmiştir. Bu büyük Ötekiler karşısında insan, onların peşinden koşan bir nefer olsa bile feda edilebilir hale gelmektedir. Hem de çok paradoksal bir şekilde. Çünkü bu büyük Ötekilerin hem bir taraftan Tanrı için değil insan için varoldukları söylenmekte hem de diğer taraftan insanlar bunların uğruna rahatça kurban edilebilir hale getirilmektedir. Otobüs molotoflayan PKK taraftarı gençleri ya da 17.500 faili meçhule imza atan Jitem üyelerini müsterih kılan tek şey, tam da insanların saadetini tesis edeceklerini düşündükleri o büyük Ötekilerine yaptıkları hizmettir.
Kurbanlaştıran siyaset
Elbette ki Allah da mütealdir adalet de. Ama bunların müteal oluşu, insanın kutsiyetini nefyetmek bir yana, bilakis onu mutlak surette tekit ve teyit eder bir mahiyettedir; tıpkı Veda Hutbesi’nde ve muhtelif ayetlerde beyan edildiği gibi. Bir müteal olarak Allah’ın insanlardan kurban etmelerini beklediği esas zelilse, zulmün mutlak kuvvesi olan hevanın (nefis) ta kendisidir. Dolayısıyla mesele, büyük Ötekilerin hepsinden kurtulmak değildir -ki bu psikanalitik açıdan zaten imkansızdır. Mesele, büyük Ötekimizin kim olduğu ve bizi ne türden bir ideolojik çağrılmaya tâbi kılarak özneleştirdiğidir.
Açıktır ki Allah’ın yerine ulus, devlet ya da sosyalizm gibi büyük Ötekiler ikame edildikten sonra ortaya seküler bir siyaset değil gayr-ı insani bir siyasi teoloji çıkmıştır. Kemalizm olarak da isimlendirebileceğimiz bu siyasi teolojide hukukun askıya alınması suretiyle Kürtler (Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceler, OHAL uygulamaları, faili meçhuller), Yahudiler, Ermeniler (tehcir, varlık vergisi), Aleviler (Dersim katliamı), muhafazakar Müslümanlar (başörtüsü yasağı, İstiklal Mahkemeleri), solcular (82 darbesi) birer kurban haline getirilmişlerdir.
Gözden çıkarılabilir sivil!
Bu kurbanlardan/mazlumlardan mevcut siyasi yapıya karşı en şiddetli şekilde isyan edenlerse Kürtler olmuştur. Lakin Kürtlerin PKK noktasında sergiledikleri isyanın ufku ve biçimi mezkur eylemlerden anlaşıldığı üzere, kendilerini kurbanlaştıran teolojik siyasetle birebir örtüşmektedir. Başka bir ifadeyle bugün artık kurban, kurban eder hale gelmiş, hukuku/ahlakı askıya alarak Kemalist bir siyaset yürütmeye başlamıştır. Hem egemen iktidarın hem de PKK taraftarlarının, nüfusun büyük çoğunluğunu gözden çıkarılabilir istisnalar olarak gördüğü bir durumda bizlere de bitmek bilmeyen bir istisna halinde yaşamak kalmaktadır.
Halbuki şayet PKK’nın yürüttüğü mücadele tam kendi iddia ettiği gibi bir savaştan ibaretse, o zaman bu savaşın sivillere teşmil edilmemesi gerekir. Savaşın/cihadın ahlaki açıdan performatif veçhesi budur. Ve şayet bu “savaş” gerçekten de adaleti tesis etmek için yapılıyorsa, adaletin de silahla ve kanla tesis edilmesinin bundan böyle mümkün olmadığının farkına varılmak zorundadır. Hele hele taraflarının kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu ve bu sayede birbirlerinin zalimi olmayı nehyeden mutlaka hükümlere tâbi olduklarını beyan ve taahhüt etmiş oldukları bir ülkede bu imkanı (İslam’ı) kullanıp insanlara kendi dinlerine daha sıkı sarılmalarını vazetmek yerine onları silaha sarılmaya davet etmenin gafletten başka bir şey olmadığı idrak edilmelidir artık. Mücadelenin bir mücahedeye dönüşebilmesi içinse evvela öfkelerin ve hırsların karşısında mücahede edilmelidir. Aksi takdirde kısır bir kan davasına dönüşen bir kavgada ortada ne Hak kalır ne de adalet. Sadece kurbanlar, gözyaşı ve faillerini de kahredecek bir zulüm…
Süheyb Öğüt
İki yorum, iki haber; parçaları birleştirin.
0USAK başkanı bir analiz yaparak DTP’nin kapatılmasını ve gündemdeki karmaşayı değerlendirmiş. Çok karamsar bir tablo çizmiş olsa da, bu ülkede daha önceleri de yazılan ve oynanan senaryolar olduğu için bu tespitleri önemli buluyorum. Şöyle demiş Sedat Laçiner:
…Öcalan dışarı çıkmak için ne istense yapacak haldeyken örgüt onun bu halinden de, Türkiye’nin demokratikleşme arzusundan da yararlandı. Açılım’ın neredeyse tamamen DTP üzerine kurulmuş olması bu açıdan örgüt için bir şans oldu. Açılım biraz ilerleyince DTP’ye yerleştirilmiş derin PKK devreye girdi ve partinin iradesini tamamen ellerine aldı. Partiyi kapattırmak ve sokakta kaos için ellerinden geleni yaptılar. Bu anlamda DTP “irade İmralı’da” dediği gün aslında kendisini kapatmış ve sine-i PKK’ya dönmüş, ya da döndürülmüş oldu.
Kapatmadan sonra bazı DTP’lilerin açıklamalarına bakıyorum da, sanki derin PKK konuşuyor. Öcalan bile değil, derinlerden, bazı yerlerle de teması olan aslında pek de bilmediğimiz bir PKK konuşuyor…. Üstelik bu PKK hiç de Kürtçü görünmüyor. Derdi ne Kürtler ne de Kürtçülük. Türkiye’nin Kürt sorununda en ılımlı olduğu noktada her şeyi göze almış ya da aldırılmış bir örgüt var karşımızda. Görünen o ki, PKK hedefe kilitlenmiş durumda ve hedefte de iç savaş var. Sokaklar ne kadar kana bulanırsa, Kürtler ile Türklerin arasının o kadar çatırdayacağı hesap ediliyor. Uçurumun kenarından dönen bir terör örgütü böylece can bulacak. İstanbul, Diyarbakır vs. kana bulandıkça örgütün eylem yapmasına bile gerek kalmayacak. Diğer taraftan sokaklarda PKK’yı aşan işler oluyor. Alttan alta olağanüstü hal, hatta sıkıyönetim pişiriliyor. Andıçlarda, planlarda yapılamayan işler oluyor şu anda. Türkiye bir şeylere hazırlanıyor. Görünürde PKK var, hedefte ise Türkiye…
Sürecin iki sigortası var, Hükümet her iki sigortayı da gevşek tuttu. Ve olan oldu, gevşek hatlar üzerinden gelen akım 2002’den bu yana gelen en ölümcül akım oldu. Danıştay Saldırısı’yla, Sarıkız’la, Muhtıra’yla, Islak İmza’yla ve daha birçok denemeyle başarılamayan gümbür gümbür geliyor. Hedef iç savaş, kanlı bir iç savaş…
Bir diğer analiz de Taraf Gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’dan. Yıldıray Oğur da PKK’yı ve bazı kürtleri inceden inceye iğneleyen bir yazı yazmış bugün. Alıntılıyoruz:
Bundan birkaç yıl önce Kürt sorunu başlıklı bir foruma katılmıştım. Türk solundan temsilciler art arda kürsüye çıkıyor, neredeyse hamasette birbirleriyle yarışırcasına Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkından bahsediyor, dağlardaki ‘özgürlük savaşçıları’na selam çakıyordu.
En son kürsüye barış grubuyla Türkiye dönen eski bir PKK’lı çıktı. Günün en barışçıl konuşmasını da o yaptı. Bir ara neredeyse Türk solcularına dönüp “sakin olun arkadaşlar, şiddet çare değil, biz Türkiye’de siyaset yapmak istiyoruz” diyecekti.
O gün şöyle düşünmüştüm: İşkenceye niye karşı çıkıyoruz; yaşam hakkına saygı duyduğumuz için. Niye vicdani ret hakkını savunuyoruz; silaha kutsal bir anlam yüklemediğimiz için. Niye kadına karşı şiddete karşı duyarlıyız, neden hayvanların da yaşam hakkı olduğunu savunuyoruz…
Peki, nasıl oluyor da aynı zamanda silahlı mücadeleyi anlıyoruz hatta meşru görüyoruz? Nasıl oluyor da birden post-modern sivil toplum hatlarımız ,politik doğrucu hatlarımız kopuyor, Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkına bağlanabiliyoruz.
Evet, kabul ediyorum. Maalesef PKK olmasaydı bugün ben Kürt meselesiyle ilgili bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Hükümet Kürt açılımı yapmaya çalışmayacaktı. Kürtlerin sorunları gündeme gelmeyecekti.
Bu Kürtlerin çığlıklarına yıllarca kulaklarını tıkamış bütün Türklerin ayıbıdır.
Yine doğrudur. Yüzlerce Albay Temizöz 1990’lar boyunca Kürtlere yapmadığını bırakmazken, 17 bine yakın faili meçhul cinayet olurken, Kürtlerin yanında biz değil PKK vardı.
Ama yine de kimse beni, bu çağda, elinde silah dağlarda dolaşmanın anlaşılır ve meşru olduğu konusunda ikna edemiyor.
2009 yılında dünyanın hangi dağında, hem de, özerklik, anadilde eğitim gibi talepler için elinde silahla dolaşan gerilla kaldı? Bu iletişim çağında, artık Kürt sorununa duyarlı bunca insan, kurum, kamuoyu, medya organı, uluslararası aktör varken, PKK istediği anda yüz binleri sokaklara dökülebiliyorken, Kürtler hâlâ seslerini pusu kurarak, mayın döşeyerek duyurmaya devam edebilir mi? Bu artık Kürtlerin işine gelir mi?
Zannediyor musunuz ki, methiyeler dizdiğiniz o dağdakiler, hayatlarını her an öldürülme ihtimaliyle geçirmekten memnundur? Elinde silah olan, masum ve temiz kalabilir mi? Elinde silah olan, mücadele ettiği silahlı güce benzemeye başlamaz mı? Adam öldürmek estetize edilebilir mi? Elinde silah olan zafere ulaşsa o zafer o silahlar üzerinde kurulmaz mı? Silah üzerine inşa edilmiş bir düzenden kime ne fayda gelir? 100 yıldır askerî vesayet altından kurtulamayan Türkiye yeterince ibretlik bir örnek değil mi?
Evet, Kürtler “Siz PKK’nın, Öcalan’ın bizim için ne demek olduğunu anlamıyorsunuz” diye sitem ederken haklı.
Babasını devlet öldürünce bir aylık bebeğini bırakıp dağa çıkan Hamiyet’i, 17 yıl sonra Habur’dan gelip teslim olmasa belki o bıraktığı çocuğunun karşısına asker olarak çıkabilme ihtimalini biz değil en iyi Kürtler anlıyor.
Tokat Reşadiye’deki katliamı PKK’nın üstlenmesine bir anlam veremeyen, kafası karışan Kürtleri de daha ciddi ve daha derin bir öz eleştiriden koruyan bu duygusal bağ ve anlam.
Diyarbakır’da tanıştığım DTP çizgisinde de olmayan bir Kürt arkadaşımın verdiği örnek bu karışık duyguyu çok iyi anlatıyordu.
“Bak,” demişti, “PKK ile Kürtlerin ilişkisi şudur: Bir gün sana bir adamın çok büyük bir iyiliği dokunur. Adam hayatını kurtarır. Gel zaman git zaman adam bu iyiliği başına kakmaya başlar, seni kendine esir eder. Utanır, bir şey diyemezsin. Bu arada kötüler de boş durmaz. Adam seni bir defa daha kurtarır onların elinden. Yine ona mahkûm olursun, ses çıkarmazsın. Tam bu iyiliğin üzerinden de zaman geçer, ‘Tamam bana çok iyiliğin dokundu ama senin bu hallerin de hiç hoşuma gitmiyor’ diyecek cesareti bulursun, başına bir hal daha gelir, o adam seni bir daha kurtarır, bir daha bir daha. Şimdi kötülük el çekmeye başlayınca, biraz rahata kavuşunca, beni defalarca kurtarmış o adamı nasıl satarım, nasıl ‘tamam artık git başımdan’ derim, ‘sana ihtiyacım kalmadı’ derim.”
…gerçekten dost olan birinin bir gün bunu söylemesi gerekiyordu:
Kürtlerin silahlara veda zamanı geldi
…
Son alıntı ise, bütün bu karmaşa içinde hala uslanmadığımızı gösterir iki haber:
* Hafta sonu DTP İstanbul İl Başkanlığı’nın bulunduğu Beyoğlu Dolapdere’de basın açıklaması yapan DTP’lilere, Dilbaz sokakta oturan bir grup silah, satır, taş ve sopalarla saldırmıştı. Olayın ardından DTP’lilere silah doğrultan S.Ü, T.G ve S.Z, polis tarafından gözaltına alındı.
T.G ve S.Z. Savcılık tarafından serbest bırakılırken, S.Ü. ise başka bir olaydan arandığı için hakkında işlem yapıldı.
Bu arada olaylar sırasında bacağına kurşun isabet etmesi sonucu kaldırıldığı Haseki Hastanesi’nden polis tarafından gözaltına alınan Şevket Aslan, sorgusunun ardından adliyeye çıkarıldı. Savcılık ifadesinin ardından tutuklanma talebiyle nöbetçi sorgu hakimliğine sevk edilen Aslan, “örgüt üyesi olmak ve yasadışı gösteriye katılmak” suçundan tutuklandı. (Taraf)
—
* Vatan gazetesinde yer alan habere göre; hafta sonu DTP’nin kapatılmasın protesto ederek ev, iş yeri ve araçlara molotof kokteyli atanlara silah çeken üç kişiden biri olan T.G., gözaltına alınmadan önce gazetecilere ilginç açıklamada bulundu.
Geçimini çöpçülük yaparak sağladığını belirten T.G., göstericilere karşılık vermesi için kendisine 500 TL verildiğini iddia etti.
T.G., gazetecilere “Bana verdikleri parayı sen de ver, istediğin adamı rehin alayım” dedi.
Zanlıların ellerindeki tabancanın aynı marka olduğu, kıyafetlerinin de benzer olması dikkat çekti. (ntvmsnbc.com)


