sinema etiketini içeren Yazılar

Kırmızıgül’ün Tuhaf ‘Hayat’ı

0


Cumhuriyet’in ilk yıllarından ve ilk yönetici elitinden başlamak üzere bugüne dek süregelen ‘ulus-devlet’ inşasının en önemli ayağını Kürt dili ve kültürünün mümkün olduğunca ya görünürden uzaklaştırılması ya da basitçe yok edilmesi oluşturdu. 1925′den 1940′lara kadar aralıksız süren isyanların gösterdiği üzere tek millet ülküsüne en büyük engel olarak duran/kalan Kürt kimliğini zayıflatmak, etkisiz bir unsur kılmak için nüfus değişimlerinden ağır asimilasyon politikalarına her yol denenecekti.[1]

Mahsun Kırmızıgül ve benzerleri Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe, Burhan Çaçan, Özcan Deniz, Alişan gibi isimleri Atatürk’ün ölümünden on yıllar sonra tipik birer ‘şark bülbülü’ yapacak kültür siyasetlerinin temelleri daha o zamanlar atıldı. Kürtlerin Türkleştirilmesi sürecinde Kürtçe’nin zayıflatılması çabasının dışında en önemli ayaklardan biri bu kültür siyaseti olacaktı. 1925′ten başlayarak, sırasıyla 1927, 1928 ve 1929′da halk müziği eserlerinin toplanarak Türkçeleştirilmesi için Ankara’dan görevlendirilmiş memurlarca başta Kürt kentleri olmak üzere, Anadolu’ya geziler düzenlendi. Bu geziler, 1937′den 1957′ye kadar da her yıl düzenli olarak gerçekleştirildi ve bu çalışmalardan 10 bin şarkı toplandı. 1961′de de TRT, Erzurum, Kars, Van, Hakkari, Erzincan, Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Adana, Bitlis, Muş, Bingöl ve Siirt’e bir gezi düzenleyerek buralardaki şarkıları kayda alıp topladı.[2]

1920′ler ve sonrasında Kürtçe’nin yasaklanması nedeniyle, Kürtçe şarkı söylemekte ısrar eden Mihemed Arif Cizravî, Şakiro (Özcan Deniz’in amcası), Kawis Axa, Mele Ehmedê Batê, Ayşe Şan gibi isimler Misak-ı Milli’yi terkederek müziğe İran, Irak Kürdistanlarında, Ermenistan’da devam etmek zorunda kaldılar. Celal Güzelses, Mukim Tahir gibi isimler Cumhuriyet’in ilk yıllarında; Sesigüzel, Tatlıses, Çaçan, Altınmeşe, Kırmızıgül gibi isimlerse 70′lerden bu yana anadillerinde söylemeden, Türkçe’yi de kabul ederek ülke pop kültüründe ‘doğulu’ türkücüyü oynadılar.[3] ‘Doğulu türkücü’lerin 1920′lerden bugüne değişmeyecek bir pratiği de Türkiye’yi terketmek zorunda kalmış diğer Kürt sanatçıların şarkılarını, içeriğini tamamen değiştirerek Türkçeleştirip okumayı sanatlarının bir parçası haline getirmek oldu.

Aralıksız ilerleyen asimilasyon ve inkar siyasetine 1960′lardan başlayarak güçlü bir şekilde sinema ve edebiyattaki tahrif edilmiş Kürt temsilinin sergilenmesi eklendi. Türk sineması Kürt kentleri ve kültürünü geçen son 50 yıl içinde çağdışılığın Türkiye’deki kalıntıları şeklinde sunacaktı. Ülkenin tüm kültürel-sosyal geri kalmışlığının merkezi olarak, acemi ve özensiz bir oryantalist bakışla ‘doğulu’ların hayatı Şalvar Davası, Düğün, Salako, Kibar Feyzo, Hemşo gibi onlarca başka filmle batılılara anlatılmaya başlandı.[4] Bu anlatımda da Kürtler anadilleriyle değil, karikatürize edilmiş bir aksanlı Türkçe’yle konuşturuldu. Bu filmleri uzunca bir süre, gırtlaklarını zorlayarak ‘doğuca’ sesler çıkarmak zorunda olacak batılı Türkler hazırladı. 80-90 sonrasınaysa şu anki Kırmızıgül, Tatlıses gibi gerçek ‘doğulular’ yetişti. Artık karikatürize edilmiş doğuyu İstanbullu, İzmirli aktörlerin anlatmasına gerek yoktu, ‘doğulular’ kendi kendilerinin karikatürü olmaya hazırlardı.

Kültür-dil siyasetlerinin sonucu, Kürtler üzerine yapılmış hemen her araştırmanın tekrarla vurguladığı geç milliyetçi bilinçlenmenin bu süreçte giderek silikleşmeye ve görünmezleşmeye başlaması oldu. Çağdışılığın, gelişmemişliğin, korkunç törelerin bölgesi olarak resmedilegelmiş Kürt bölgesinde, Kürtlüğün ifadesi siyaseten tehlikeli olduğu kadar kültürel açıdan da tercih edilmeyecek bir ‘ayıp’ haline gelmişti. Dolayısıyla aklı olanın mümkün mertebe bu hem tehlikeli hem de ‘kitch’ kimlikle kendini ilişkilendirmemesi gerekiyordu. Kırmızıgül, Tatlıses, Yıldızhan, Deniz gibi akıllı birçok kişi böyle yaptı. Eğreti bir ne tam Türk ne zaten Kürt, ‘doğulu’yu oynayarak popüler kültürde yükseldikçe yükseldiler.

Ancak tüm bu anlatıyı bozacak, Cumhuriyet elitlerini rahatsız edecek, ‘şark bülbüllerini’ de muhtemelen şaşırtacak bir bastırılanın geri dönüşü hali de eşzamanlı olarak gelişti. 60′lardan bu yana önce sivil, ardından silahlı hale gelmiş bir siyasi-kültürel mücadele bugüne kadar geldi. Bu mücadele ve çekişme, Cumhuriyet elitlerinin yok etmeye çalıştığı şeyi ortaya çıkardı. Kültür siyasetinin itibarsızlaştırmaya çalıştığı Kürtlük yeniden görünür olmaya, kendini ifade etmeye başladı. 15-20 yıl öncesine kadar kendisine Kürt demeye korkanlar korkmamaya, utananlar utanmamaya başladı. Türkiye tarihinde Kürtler arasında görülmemiş bir özgüven gelişti. İsmail Beşikçi’nin ‘Devletlerarası Sömürge Kürdistan’daki ifadeleriyle “öz benliğin inkar edilmesiyle köleleşme-kimliksizleşme” anlamına gelen süreç Yalçın Küçük’ün ‘Kürtler Üzerine Düşünceler’de belirttiği gibi aşağılık duygusunun yenilmesiyle kaybolacak, yitirilmiş milliyetçilik duygusu da yeniden canlanacaktı.

Elbette bu, beri yandan örülmeye çalışılan eğreti kimlik inşası sürecinin bittiğini müjdelemiyordu. Bu kimliksizleştirmeyle-kimliklenme süreçleri birer çetin rekabet içinde devam etti. Kürt kimlik mücadelesi verenler aşağılık duygusunu yıkmaya, Kürtçe konuşmanın ‘kitch’ bir şey olmadığını insanlara anlatmaya çalışırken, Türk popüler kültürü 1950′lerden edindiği ezberi bugüne kadar sürdürdü. Bugün hala tüm popüler dizilerde buradan kalma replik ve temsillerin tekrarına maruz kalıyoruz.

Kürt kimliğine geri dönüşün, onu yeniden sahiplenmenin artık tamamen belirgin bir hale gelmeye başladığı 2000′li yıllarda ise yukarıdaki popüler kültür ürünlerine bu defa Kürt kimliğini güya ‘tanıyan’, Kürtçe’yi Kürtçe, Kürtleri de ‘Kürt’ olarak yansıtan PKK karşıtı propagandif film ve diziler eklendi. Burada da itibarsızlaştırmanın anlamsızlaştığı Kürt kimliği yerine PKK ve onun siyasi-kültürel temsillerine dönük bir insan-dışılaştırma (de-humanisation) egzersizi sözkonusu olacaktı, oluyor. On yıllardır ‘doğuluya’ (Kürtlere) atfen anlatılan tüm ‘yabanilik’ şimdi PKK militanları ve sempatizanlarının omuzlarına yüklenmiş olarak, Tek Türkiye, Şefkat Tepe, Sakarya Fırat, Kurtlar Vadisi gibi yapımlar üzerinden sahneleniyor.[5] Dolayısıyla daha önce Kürt olmayla ilişkilenmenin ayıp-tehlikeli olacağı dönem kapanmış, PKK ve siyasi kanatlarıyla ilişkilenmenin hem tehlikeli hem de utanç verici olarak anlaşılması beklenen bir kültür ortamına girmiş oluyorduk. 90′larda doğuda askeri helikopterlerden dağlara-ovalara atılan siyasi bildirilerden farksız bu dizilerin de beklenen etkiyi yaratmaktan uzak olduğu kısa zamanda farkedildi.

KIRMIZIGÜL’ÜN KÜRTLERİ

18 Kasım’da Atv kanalında yayınlanmaya başlanan, öncesinde çok kapsamlı bir reklam kampanyasıyla desteklenen Mahsun Kırmızıgül imzalı Hayat Devam Ediyor isimli dizi ise bizi yine 60-70′lerin popüler kültür ortamına geri götürüyor. Dizi, ‘Hayat’ isimli 15 yaşındaki bir kız çocuğunun önce ‘cinsel ilişki’ sonrası ‘namus cinayeti’ tehtidine maruz kalması, ardından da 70 yaşında biriyle evlendirilmesi ve kendisini kuşatan ağır, ‘irrasyonel’ toplumsal değerler’i işlerken Türk popüler kültürüne içkin ırkçı-oryantalist tonları olağandışı bir pornografik açıklıkla içeriyor.

Bizi ‘küçük insanların büyük hikayeleri’yle buluşturan dizi, ‘doğuluları’ (Kürtleri) hem kendi gözlerinde hem batılı izleyicinin gözünde ötekileştirmek için her türlü yolu deniyor. Tüm bunları da kadınlar ve namus meselesi gibi yine oryantalist anlatının tipik araçlarını kullanarak anlatıyor. Kadınların söz sahibi olmadığı, çaresizlik nedeniyle alınıp satılan bir eşya olduğu, erkeklerin bir kısmının değer tanımayan kadın düşkünü, diğerlerinin de kadına değer vermeyen para meraklısı karaktersiz karakterler, hayatın kendisinin de her an her şeyin olabileceği bir dram olduğu ‘Kürt hayatı’ dizinin esas anlatısını oluşturuyor.

Diziye dair genel bir ‘siyasi’ çıkarım yapmayı mümkün kılan esas şey de bu; anlatılan hikayenin bir toplumsal yapıdaki marjinalliğe değil, toplumsal yapının kendisinin bir marjinalliğe büründürülmesi. Dizide izlediğimiz toplum, izlemeye dayanmanın zor olduğu, her yanıyla ibret verici bir toplumdur. DolayısıylaHayat Devam Ediyor, bizi yeniden onyıllar öncesi döneme geri götürüyor. Şimdiye dek bir özgüvenli Kürtlük inşa etmiş sıradan izleyici, bu gördüğü iğrençlikler karşısında yeniden kimliğinin bir ayıpla eşdeğer olduğunu ‘görüyor’. En azından murat edilenin bu olduğu anlaşılıyor.

1966′da Ömer Lütfi Akad’ın çektiği, Yılmaz Güneyli Yeşilçam klasiği Hudutların Kanunu’nda sınırdaki Kürt köylülerini çağdaşlaştırma rolü bölgedeki komutanla köy okulunun öğretmenindedir. Ne tarımla ne eğitimle tanışmamış köylüler, Cumhuriyet’in aydınlanmacılığını temsilen öğretmen ve asker tarafından eğitilirler. Aradan geçen 45 yılda tek fark, Kürtleri bu defa batı görmüş bir başka Kürt’ün (Kırmızıgül) çok daha karikatür yollarla eğitiyor oluşudur.

Kırmızıgül’ün ve yayıncısı kanalın bu anlatıyı büyük bir özgüvenle aktarıyor olmasının arkasında da sadece kendi hevesleri yatmıyor. Yıllardır samimiyetsiz bir politik doğruculuğun dili olarak kurgulanan ‘doğu’nun, ‘namus cinayetleri’ gibi bir çağdışılıkla sivil toplum örgütleri ve ana akım medyaca resmediliyor oluşu bunu iyi veya kötü niyetle işlemek isteyenlere tuhaf bir özgüven veriyor. Türkiye’nin başka bir bölgesindeki ‘aksaklığın’ asla bu ölçüde bir kaygısızlıkla işlenemeyeceği bir rahatlık alanı çoktandır oluşmuş durumda. İsteyen, istediği sıradışılığı, anti-modernliği buraya sıkıştırabilir veya burası üzerinden anlatabilir.

Ancak dikkat; bölgenin ‘Kürtlüğüyle’, bundan kaynaklı on yıllardır süren savaşıyla uğraşmayan anlatının çağdışılaşmış yaşanmışlıkları esas gerçek olarak kurması ülkenin batı yakasında kimi yerde açık ırkçılıkla kendini dışa vuran bir özgüven ortamı yaratıyor. Dicle Koğacıoğlu’nun ‘namus cinayetleri’ üzerinden anlattığı sıkıntı[6], burada da başka ‘geleneksel kötülüklerin’ etnikleştirilmesi ve ülkenin diğer bölgelerinin bundan azade olduğu algısıyla kendini gösteriyor. ‘Çocuk yaşta kızların evlendirildiği, namus cinayetinin sıradan olduğu bir utanç vericiliğin coğrafyası’ olarak izlediğimiz yerde hayatın tümünü bir karikatüre benzetmek böylece başka hiçbir bölge için olmadığı ölçüde kolaylaşıyor. Kırmızıgül’ün çizdiği Kürt resmi de rahatça tüm çağdışılıkları, olumsuzlukları içinde barındırabiliyor; çocuk gelin, kuma, başlık parası, ağır yoksulluk, şiddet, cehalet, nedensiz töreler…

Dizinin ilk bölümünün yayınlandığı gün, Kürt meselesine tamamen bir güvenlik çerçevesi ve devletçi perspektifle yaklaşan USAK’ın (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) aynı konuda “Evlilik mi Evcilik mi? Erken ve Zorla Evlilikler: Çocuk Gelinler” başlıklı raporunu duyurmuş olmasını da Kürt kimlik halini yeniden bu geri kalmışlık, eğitimsizlik anlatısına sıkıştırma çabasının bir örneği olarak görmek mümkün.

Diyarbakırlı Mahsun Kırmızıgül, sık sık gittiği memleketinin dizide anlattığı yer olmadığını, en kötü ihtimalle öyle kalmadığını iyi biliyor. Bunu bildiği için zaten diziyi ‘curcunanın’ yaşandığı bölgede değil, ilgisiz bir kentte (Nevşehir) çekiyor veya çekmek zorunda hissediyor. Esas ironi belki burada, dizinin tüm anlatısı gibi seti de olmaması gereken bir yerde duruyor.

Hamza Aktan – Birikim Dergisi

[1] Cumhuriyet sonrası ilk adımlarından Şark Islahat Planı (1925) ve İnönü raporu (1935) için bkz: Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi, Ayraç. s. 39-64.
[2] Veriler ve rakamlar için bkz, B. Siynem Ezgi Sarıtaş, Articulatıon Of Kurdısh Identity Through Politicized Music Of Koms.
[3] A.g.e.
[4] Bkz, Sebahattin Şen, Kültürel Temsiller, Sinema ve Oryantalizm, Türk Sinemasında Kürt/Doğu Temsilleri.
[5] Bu dizilere dair bir değerlendirme için bkz: Yek Û Şeş: Kürt Meselesi, Gülen Cemaati ve Bir Karşı-Propaganda Girişimi Olarak "Tek Türkiye" Dizisi, Harun Ercan, Toplum ve Kuram.
[6] Bkz, Dicle Koğacıoğlu, The Tradition Effect: Framing Honor Crimes in Turkey, Differences: A Journal of Feminist Cultural Studies.


Nadir ile Simin: Bir ayrılık

0

Cihan Aktaş, İranlı yönetmen Asgar Ferhadi’nin Altın Ayı ödüllü filmini yazdı:

Salt aşka dayanan bir evlilik yapmışsa çift, aşklarının hayatın karşılarına çıkartacağı her meşakketin bir çırpıda üstesinden geleceğine inanmaya meyyaldirler başlangıç yıllarında. Aşk zor zamanların telafi çabası, çöküşten yüzeye çıkarma gücüne sahip başlıca sebep ve asıl olarak da varlığın biricikliğine imanı tazelemede güç kaynağı. Peki durum kötünün kötüsünü çağıran olaylar zinciriyle bir çıkmaza giriyorsa ne olacak… Aşkı paranteze almaya yöneliyor iki kişiden biri, bazen de iki taraf birden; kalpleri parça parça da olsa. Nadir ile Simin’in başlarına geldi bu; boşanma yeteri kadar zorken, Nadir’in alzheimer hastası babasının sorunları nedeniyle daha da ağırlaştı. Maharetli bir hastabakıcı böyle durumlarda şartların kolaylaşmasına katkıda bulunabilir, ama profesyonel bir hastabakıcı değilse tercih edilen henüz, güvenilir bakıcıyı bulmak o kadar da kolay olmaz.

Sözünü ettiğim durum Asgar Ferhadi’nin bu yıl Berlin’de “Altın Ayı” ödülü kazanan filmi, “Nadir ve Simin: Bir Ayrılık”ta yaşandı. Çoğu kez yabancı festivallerde ödüller alan filmlere İranlı eleştirmenlerin burun kıvırdığı görülür. Bu film için farklı oldu. Nadiren yaşanan bir durum çıktı ortaya: Hem eleştirmenler beğendi filmi, hem sinema yönetimi ilk tereddütlerin ardından çok da dışlayıcı bir tutum izlemedi, hem de Asgar Ferhadi’nin beşinci uzun metrajlı filmi gişede seyircinin büyük ilgisine mazhar oldu. Filmin başoyuncuları olan Leyla Hatemi ve Peyman Moadi gerçekten çok başarılı bir oyun çıkarıyorlar. Ferhadi ise İran sineması içinde yeni bir üslup ortaya koyan bir yönetmen kimliğinin altını çiziyor. Ne entelektüel ne de “farsi” olan bir sinema bu. Ne salt festivaller için yapılmış, ne de sadece gişe kaygısını gözettiği söylenebilir. Filmin akışı durgun olmaktan uzak. Buna karşılık sürükleyici olmak adına klişelere de başvurulmuyor.

Eleştirmenlere göre Ferhadi’nin filminin gördüğü ilginin sebepleri şöyle sıralanabilir: Yönetmenin önceki filmleriyle ilgili iyi izlenimler, filmin uluslararası festivallerde kazandığı başarı nedeniyle uyandırdığı merak ve daha önemlisi filmdeki toplumsal gerçekçi çizginin seyircide bulduğu karşılık. Ferhadi son on yıl içinde çektiği “Çarşamba Ateşi” ve “Eli Hakkında” isimli filmlerinde olduğu gibi bu filmde de aile çevresinden topluma, sorunları çözümlemek adına “yalan”ı tabileştiren telakkileri tartışıyor ve fonda da alzheimer hastası babanın ailenin hayatına getirdiği yeni sorumlulukla ilgili meseleler, seyirciyi içine çekiyor.

Filmin alzheimer hastası babaya özgü sarsıcı bölümlerinin dışında aklımda kalan sahneleri: Simin evi terk ederken eşyalarını bavula sığdıramıyor. Ortak olarak sevilen bir cd elden ele dolaşıyor. Anlaşarak ayrılan çift eşyalarını taksim edebilirlerse de biricik kızlarını nasıl paylaşacaklar? Simin babasının yanında kalmak isteyen kızı Terme’ye fısıldıyor: “Merak etme, ben ayrılmak için gitmiyorum aslında, baban yurtdışına gitme, göçme isteğimi geri çeviriyor ya, evden gitmek suretiyle bu konuda düşünmeye zorlamak istedim onu.”

Kimse pek dillendirmese de seyirci biliyor: Simin biraz da alzheimer hastalığının evin fezasını kapatan ağır tezahürlerinden kaçıyor. Unutan Adam, apartman dairesinin sınırlarında sanki Simin’in kendisini unutmasının da müsebbibi olacak. Hani aşkın gücü her şeye yeterdi? Karısı tarafından terk edilen Nadir’in üzüntüsüne bakıcı kadının ihmali yüzünden yatağından düşerek yaralanan babasına duyduğu acıma ekleniyor. Öfkeye dönüşen karışık duygularıyla bakıcı kadını kovuyor evden. Bir tarafta boşanma süreci, diğer tarafta hasta babanın ağır bakımı… Banyoda babasını yıkarken akmaya başlayan gözyaşları, yaşlı adamın sırtından akan sulara karışıyor kahramanımızın. Her şeye rağmen babasına ihtimam göstermek için elinden geleni yaptığını görüyoruz Nadir’in. Onu el futbolu oyununa katıyor, gittiği her yere taşıyor arabasıyla.

Öte yandan Bakıcı Kadın çocuğunu düşürmüştür ve bunu sebebi olarak Nadir’in kendisini evden kovarken merdivenden itmesini gösterir. Mahkemelik olurlar. Yargıç, kadının hamile olduğunu bilip bilmediğini sorduğunda, “bilmiyordum” der Nadir. Sahiden bilmiyor mudur? Terme kuşkulanır ve babasını sorgular. “Biliyordum, sana ders veren öğretmene hamileliğiyle ilgili bir şeyler anlatırken mutfaktaydım ben, duymuştum, ama onu kapıdan kovarken bunu düşünmedim, inan, onu kovarken hamile olduğu bir an olsun aklıma gelmedi”, der Nadir.

Bakıcı kadın her ifadesiyle dindarlığını dillendiren biri, mesela Nadir’in yaşlı babasına eliyle dokunabilir mi, haram olmaz mı bu, adam elden ayaktan düşmüş, yine de nedir fıkhen durumu, bunları sormak için telefonla yetkili mercileri arayıp fetva istiyor. Ancak o da o kadar dürüst değil; hem çalıştığı yeri işsiz güçsüz, lümpen, belalı bir adam olan kocasından gizliyor, hem de çocuğunun düşmesinin asıl sebebini açıklamaktan çekindiği için, Nadir’in onu itip kakması nedeniyle düşük yaptığını iddia ediyor. Oysa gerçek farklı: Daha işe başladığı ilk gün dikkatsizliği yüzünden yaşlı adam evden kaçtı, o da yaşlı adamı caddelerde aradığı sırada bir arabanın çarpması sonucu hiç hafif olmayan, çocuğunu düşürmesine yol açan bir kaza yaşadı. Mesele şu ki yaşlı da olsa bir erkeğe bakma sorumluluğunu üstlendiği işini kocasından gizlediği ve yaşlı adamla ilgili kaza geçirmesine sebep olan ihmalini Nadir’e bildirmekten kaçındığı için de yalana başvurdu. Kaza sonucu çocuğu düşünce de suçlu olarak kendisini hırpalayarak merdivenlerden düşmesine sebep olan Nadir’i işaret etti.

İyi de Nadir onu merdivenlere itmiş olamaz, bu konuda emin kendisi, kızı Terme ile defalarca tatbikat yaptı: Kapıdan itmiş olsa, merdiven basamaklarından yuvarlanması imkansız kadının, böyle bir itme sırasında kişi ancak sahanlığa doğru itiliyor ve oradan da en fazla gidip sahanlık parmaklıklarına yaslanıyor; işte bak, böyle.

Dini bütün kadın gibi meselelere matematiksel açıklamalar getiren babası da fütursuzca yalan söyledi. Bu durumda Terme ne yapsın, kime inansın? Babası hiç de beyaz olmayan bir yalana başvurdu, bakıcı kadının hamile olduğunu bilmediğini bildirdi. Ah evet, kızgındı kadına o sıra, bakımından mesul olduğu hasta babasını evde yapayalnız bırakıp çıkmıştı kadın, bu nedenle de yaşlı adam yatağından düşerek yaralanmıştı; izleri ayan beyan ortada. Çok da geçerli sebeplerle başvurduğu yalanını dile getirdiği takdirde hapse düşebilir ve o durumda hasta babası tamamen ortalıkta kalacak; Terme bunu anlayamıyor mu…

Hiç anlamıyor bunu Terme, sonuna kadar da anlayamadı. Güven duymayı istediği insanların irili ufaklı yalanları karşısında bocalıyor en son ana kadar, babasıyla annesinin boşanma davası için girdiği mahkeme salonunda bile…

 

Cihan Aktaş’la İran Sineması Üzerine

0

Dünya Bülteni’nden Ahmet Sezer’in Cihan Aktaş ile İran Sineması üzerine yaptığı röportaj:

İran sinemasının temel özellikleri hakkında bilgi verir misiniz?

70′lerdeki Türkiye sinemasına çok benziyor. En az 80 senelik bir sinema deneyi var geride.  Bir tarafta sosyal gerçekçi filmler, diğer tarafta melodramlar ve bir tarafta da mütedeyyin insanların büyük tepki duyduğu müstehcen filmler var. Bunların yanı sıra Kiyarüstemi ve Söhrab Şehisales gibi yönetmenlerin filmlerinde gelişen entelektüel sinemayı da ihmal etmemeliyiz. Sosyal gerçekçi sinema ciddi bir kültürel altyapıya sahip. Ferruh Gaffari, İbrahim Gülistan ve Feridun Rehnema’nın başlattığı Üçüncü Cephe sinema hareketi hem toplumcu hem de entelektüel sinemalar için bir arka plan oluşturuyor.

Hepsinin yanında da İran devriminden sonra oluşacak dini/devrimci sinema akımı için bir ön hazırlık anlamına gelecek Ayat film şirketi etrafında toplanan genç sinemacıların çabalarından söz etmek gerekir.

79 İran devrimi İran sinemasını nasıl etkiledi?

Yeni İran Sineması’nın tarihinden söz ediyorsunuz sanırım. Her şeyden önce pek çok kimse ve çevre dini bir devrim gerçekleştirmiş bir ülkede sinemanın geleceğine pek de iyi gözle bakmıyordu. Ancak Ayetullah Humeyni sürgünde bulunduğu Paris’ten döndüğü günden itibaren sinema konusunda hep olumlu mesajlar verdi. Bu mesajlar İslam ve sinema arasında kurulagelmiş bağlantılara aykırıydı çoğu zaman.  Devrimden sonra birkaç yıl sinema alanında bir belirsizlik vardı. Hangi filmler sinemada gösterilir, hangisi gösterilemez devrimimizin ilkeleri açısından, gibi bir kaygıyla 1983′te bir film ve sinema şurası kuruldu. Yeni politikalar, daha önce yabancı filmlerin, Hollywood sinemasının zayıflattığı düşünülen yerli sinemayı güçlendirmeye dönük olarak oluşturuluyordu. O yıllarda Kültür ve İrşad Bakanı olarak görev yapan -90′lı yıllarda reformist hareketin liderlerinden biri olarak tanınacak olan- Hüccetülislam  Hatemi, sinemanın faaliyete geçmesini sağlayacak altyapının tesisinde  büyük role sahip. 1983 yılında etkinleşmeye başlayan Fecr Film Festivali yapımcılara ve yönetmenlere güç kazandırdı, onları çalışmaya teşvik etti. 1984 yılında Farabi Sinema Enstitüsü’nün kurulması ve bu kurum bünyesinde uzman bir ekibin sinema için planlamalar yapmayı üstlenmesiyle, devrim sonrası sinemasının gerçekleşmesi alanında sürdürülen altyapı çalışmalarına önemli bir aşama gerçekleşmiş oldu. Sonrasını tahmin edebilirsiniz. Yeni sinemanın ilkeleriyle uyumlu çalışan Mehrcuyi, Kiyarüstemi, Kimyayi, Rahşanbeni-İtimat gibi yönetmenler çalışmaya devam ettiler. Mahmelbaf, Mecidi, Hatemikiya gibi yeni sinema dalgasını oluşturacak genç yönetmenler 80′li yılların ikinci yarısında deneysel çalışmalarını sürdürdüler.

1997 İran Sineması ve günümüz İran Sineması birbirinden hangi noktalarda ayrılıyor? Bazı değerler artık gözardı mı ediliyor?

Aslında ikisi de yeni İran sineması içinde yol alıyor, bir kopukluk yok, belki dağılma ve çeşitlenmeden söz edebiliriz. 1997 sineması daha bir başlangıç ilkeleri konusunda titizdi. Dünyada bir dalga oluşturan bir sinemaya özgü heyecanın zirvelerinde bulunuyordu yönetmen ve oyuncular.

Gişe önemsense de filmin kalitesi daha bir önceleniyordu sanki. 2000′li yıllarda sinemada gişeye dönük filmler yapma eğilimi daha bir belirginlik kazandı gibi geliyor bana. Yeni sinemanın en azından ilk on beş yılında, Hollywood sinemasına bir mesafe koyma tutumu belirgindi. Şimdilerde gişede başarılı olan yönetmenlerin filmlerinde Hollywood etkisi bir hayli belirgin… Şiddet sahneleri konusunda da eskisi kadar titiz davranılmıyor ayrıca.

İran Sinemasının yalın ama derin dilini, Aşk, acı ve mutluluğu abartısız işlemesini neye bağlıyorsunuz?

Çok daha derin sebeplerden, derin kültürden söz etmek gerekir her şeyden önce. Bu nedenle de İran sinemasıyla ilgili kitabıma “Şark’ın Şiiri’ ismini verdim. Sıradan olandaki mucizeye yönelen hassas bir bakışı var İranlı yönetmenlerin. Bu bana kalırsa sanatın hayatın içinde bulunması, hayatın sanatlaştırılmasıyla ilgili tabii bir bakış. Yani Hafız kütüphanede rafta kitabı bulunan bir şair değil de bindiğiniz taksinin şöförünün dilinden mısralarını dinlediğiniz yaşayan bir şair. Furuğ’dan söz ettiğinizde insanlar kimden söz ettiğinizi anlıyorlar. Ferşçiyan resimlerine her duvarda rastlayabilirsiniz. Güzel olanı görebilmek, sözün güzel ifadesi, hayatın içine katılan teatrallik… Tahran’da dolaşırken açıklık alana, caddeler ece otoyollara bakan sağır duvarların resimlerle kaplandığını görürsünüz. Bu resimlerin hepsi başarılı olmasa da bir güzelleştirme çabasına  karşılık geliyorlar.

Bu bağlamda bir gözlemimi anlatayım. İmam Humeyni Hava Alanı’nda bir yolcu bekliyordum, çıkıştaki cam kapların önünde. Kapının hemen kenarında taş bir saksı içinde çok güzel yapraklı çiçekler vardı. Birileri geldi gitti, on beş dakika içinde saksının yanında geçerken sayısız insanın durakladığını ve çiçeği incelediğini  gördüm.  Görmeden ya da öylece göz atarak   geçmediler.

İran dünyada dışlanan bir ülke olmasına rağmen iyi bir sinema dili oluşturdu, bunu neye bağlıyorsunuz? Ayrıca neden bu sinema özellikle dramatik eserler üretiyor, İran’da örneğin bir komedi filmi çekilebilir mi?

Aslında komedi filmleri çekilmiyor değil, ancak benim ilgi alanıma girmiyorlar. Ama çok ünlü komedyenleri var ülkenin, Ekber Abdi, Mehran Müdüri, Cevad Rezaviyan gibi.  Müdüri’nin “Acı Kahve” ismiyle yaptığı dizi hâlihazırda İran’da bir mizah fenomeni. Üstelik  “kara mizah” tarzında çekilen  “Acı Kahve” devlet televizyonunun çatısı dışında gerçekleştiği halde dağıtımını sağlayarak halkın ilgiisni çekmeye devam eden ilk yapımdır İran’da.

Tabii devrimden sonra yeni bir sinema dili oluşturmaya dönüktü sinema politikaları ve star sisteminin yerine de yönetmen sinemasının gerçekleşmesi hedefleniyordu. Yönetmenler başlangıçta en azından komediyi tercih etmediler. Bu alanda örnek başlangıç için ağırlıklı olarak İtalyan yeni gerçekçi sinemasıdır. Dolayısıyla da yeni sinemanın paradigması asıl olarak yeni gerçekçi sinemanın özelliklerini gösteriyor. Bu özellikler elbet henüz savaş içinde olan, sürekli cephelerden gelen şehitler için cenaze törenlerinin düzenlendiği, ağıt ve mersiye seslerinin öne çıktığı bir dönemin sosyal yapısı ve ruh haliyle de uyuşuyor.

Giderek bir çeşitlenme ortaya çıktığını belirtmiştim. Mesela Tehmine Milani “Başka ne haber?” filmiyle komedi yapmayı daha 90′larda denedi. Daryuş Mehrcuyi ise üslup sahibi bir yönetmen olarak daha 80′lerin başlarında “Kiracılar” filmiyle komedi alanına adım attı.

Mecid Mecidi filmlerini nasıl buluyorsunuz?

-Mecid Mecidi filmlerini yazılarıyla Türkiye’ye ilk kez tanıtan, onunla ilk kez röportaj yapan Türk yazarım sanırım. Röportaj 2000′lerin başlarında Dergah dergisinde yayınlandı. 2006′da da kendisiyle birlikte İstanbul’da düzenlenen Doğu Konferansı’nın bir toplantısına ve ardından da 9 Eylül Üniversitesi’nde Mecidi Sineması üzerine gerçekleştirilen bir etkinliğe katıldık. Değerli, özgün bulduğum bir yönetmen Mecidi. Yerliliğinin farkındalığıyla evrensele açılan bir sineması var. Belirgin temaları olmadan bir yönetmenin “sineması” olma kolay kolay.  Mecidi hayatın sürprizlerine ve inancın mucizelerine inanıyor. Bununla birlikte “mistik” bir yönetmen sayılmaz. Şimdilerde Hz. Muhammed (s.a.v.) ‘in çocukluğunu konu alan filmini çekmeye başladı. Böyle bir filmi de ancak Mecidi yapabilirdi diye düşünüyorum.

İran Yeni Dalgası nasıl doğdu? Bugünün İran Sinemasını nasıl etkiledi?

Yukarıda yer yer değindim. İran Yeni Dalgası, devrim şartlarında, devrimin ilkeleriyle uyumlu bir sinema kurma çabasının bir ürünüdür. Elbette kökleri neredeyse yüz yıl öncesine uzayan bir sinemanın tecrübesi de var arkasında. Ama yeni, farklı bir dalga oluşturma isteği, iradesi de var. Devrimin çalkaladığı toplumda öne çıkan yeni dinamiklerin belirleyeceği bir istikamete sahip olmuştur yeni sinema. Her şeyden önce dini nitelikli devrimin rehberi Ayetullah Humeyni, yeni bir sinemanın oluşumunu destekliyor, sinemanın önemine inanıyordu. Bu, hem laik hem de dini zihinlerde mevcut ayetullahların sinemaya yönelik yaklaşımlarına ilişkin izlenimlerden çok farklı bir örnek. Devrimin ardından bir kısım ulemanın olumsuz yargıları sürse de Ayetullah Humeyni sürgünde bulunduğu Paris’ten döner dönmez yaptığı ilk konuşmada sinema üzerine olumlu görüşler ifade ederek, geçmişte dindar halkın sinema salonlarından uzak durmasına sebep olan  niteliklerinden arındırılmış yeni bir sinemanın kurulmasının önemine duyduğu inancın altını çizdi. Batılıların kendi değerlerini yayarken yaptığı gibi devrimin değerlerinin ihracının zorla, kaba kuvvetle gerçekleşeceğini düşünen meslektaşlarını uyaran Humeyni, sinemanın ideolojik propaganda aracı olarak kullanılmasına karşı tutumuyla da sinema politikalarını etkilemiştir. Sinema sahici anlamda sinema olursa, söylemek istediğini de iletir, diye düşünüyordu. Kalplerinde maraz olmayan yabancıların devrimin gerçeklerini görmeleri için filmler çekilmeli, festivaller ve fuarlar düzenlenmeliydi. Şer’i ve örfi çerçeveler içinde ve İslami kültürü besleyecek yeni bir sinema anlayışı geliştirilmeli, bu anlayışı mümkün kılacak bir altyapı ve ve ortam oluşturulmalıydı.

Ulemanın onayıyla da sinema devrimden sonraki yılların en canlı ve faal sanat alanı haline geldi.  Sinema elbet pahalı bir sanat.  Devlet Farabi Kurumu kanalıyla genç sinemacılara destek verdi. İlk aşamada sinemacılara araç, hammadde ve uzman temini yoluna gidildi. İkinci aşamada uzun vadeli planlarla sanatsal ve nitelikli bir sinema için hazırlıklar başlatıldı. Sinemacıların eğitildiği kurslar açıldı. Geçmiş sinemacıların etkisinden bağımsız bir sinemaydı hedeflenen, ancak isimleri devrimin hedefleri bakımından olumsuz çağrışımlara yol açmayan yönetmenler ve oyuncular da işbirliğine davet edildiler. Yeni sinemada yetişen yönetmenlerin ilk ürünlerini ortaya koymaya başladığı 1987 yılı, bu hedefin epeyce yakınlaştığı ve inandırıcılık kazandığı bir tarih olarak gösteriliyor. (Bu tarihten sonra yönetmenlerin değerli filmlerinin kaliteli sinema salonlarında gösterimini öncelemek üzere filmler derecelendirildi. Böylelikle de yönetmenler gişeye göre değil de nitelikli filmler yapmaya teşvik edildiler.)

Üçüncü aşama teknolojide gelişmenin estetik recrübenin ve kültürel akımları tanımanın amaçlandığı “niteliksel gelişme dönemi” olarak tarif ediliyordu. Batı sinema ekollerinin taklitçisi olmamak, maddeci bir bakışla hareket etmemek, söylenecek sözün dinsel göndermelerinin şekli ve içeriği… gibi hususları dikkate alan bu aşamada “dini sinema” nasıl tanımlanabilir sorusu da tartışmaya açılmış oldu.

Biraz açar mısınız?

Tabii, hâlâ devam eden tartışmalar bunlar. Kimilerine göre “dini sinema” sadece dini diye bildiğimiz konuları işlemeli, kimileri ise bu ayrıma karşı çıkıyor, hayatın her alanında dinin ilgilendiği sahne ve durumların mevcut olduğunu söylüyorlar. Kimileri de devrimci mesajlar veren ve halkın sorunlarıyla ilgilenen, sosyal adalete vurguda bulunan sosyal gerçekçi filmlerin pekala dini sinema kapsamında değerlendirilebileceğini söylüyor. Kimilerine göre İran’da çekilme imkânı bulan her film kendiliğnden “dini” olacaktır. “Dini sinema” şeklindeki ayrım, hayatın bazı alanlarının dini, bazılarının ise ladini olduğunun onayı anlamına gelmez mi… Bu konudaki tartışmalar ideal sinemayı nasıl nitelemek gerektiği sorusuna dönüyor. Önce “dini sinema” olarak adlandırılmak istenen sinema giderek “irfani”, “mânâ” ve nihayet “hakikat ve adalet” sineması olarak adlandırılmaya başlandı.

İran Sinemasında özellikle hayat ve ölüm temaları neden önceliklidir?

Sanatın ilgilendiği temel konular da öncelikle yaşam ve ölüm değil midir… Aşk, ayrılık ve yoksulluk da öteki önemli başlıklar.

Yine de İran sinemasında yaşam ve ölüm temaları baskın bir şekilde öne çıkıyor gibi görünüyorsa, bunun sebebi önce devrim, ardından da Irak savaşı sırasında yaşananlar olmalı. Devrim sırasında insanlar Şah’ın askerlerinin açtığı ateşte öldüler. Ardından kimileri ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Ülke ise devrimin hemen ardından bir savaş atmosferine yakalandı. Yüz binlerce genç şehit oldu bu yıllarda. Dolayısıyla bu atmosferin sinemacıları ve bütün olarak sanatçıları etkilememiş olması mümkün değil.

Abbas Kiyarüstemi’nin filmlerini nasıl buluyorsunuz?

Çok beğenirim Kiyarüstemi’yi; özellikle 2000′lere kadar olan yapımları için söylüyorum bunu.

İranlı yönetmenler üzerine hazırladığım kitaba son noktayı koymak için kendisiyle görüşmeye çalışıyorum uzun zamandır ama pek İran’da olmuyor, o geldiğinde de ben Türkiye’de oluyorum.

Kiyarüstemi gören göz için sinemada geniş bir imkânlar manzumesi olduğunu öğreten bir yönetmendir. Aynı zamanda fotoğraf sergileri açan, Hafız ve Sadi mısralarını yorumladığı kitaplar yayınlayan bir kültür sanat neferidir. Yaratıcı ve buluşçudur, ayrıca iyi ve güzeli göstermenin arayışı içindedir, kötü ve çirkin sahnelerin, maceraların ortasında bile. Bu açıdan da iyimser filmlerin yönetmeni olduğunu düşünürüm.

2000′lerdeki deneysel çalışmaları bana bir ustanın hakkı olan hoşluklar olarak görünüyor. Ben Kiyarüstemi’nin özellikle 90′lardaki eserlerini beğeniyorum.

Sürekli eleştirilen bir ülkenin sinemada böyle başarılar elde etmesi dünya sineması açısından ne ifade eder?

Bir kan tazeleme imkânı anlamını taşır. Bir sinemanın etkileyici olması için ille de Hollywood sineması ölçeğinde pahalı yapımlar gerçekleştirmesinin gerekli olmadığını bilmek, genç sanatçıları sinema sanatına yönelmeye yüreklendirecektir. Ayrıca sinemanın sadece vakit geçirmeye yarayan eğlencelik bir araç değil, bir tefekkürü görselliğin imkanlarıyla sunan bir sanat ve teknik olarak da taşıdığı önemin hatırlanmasıdır yeni İran sineması. Erotizm ve şiddet olmadan da bir filmin seyirciyi çekebileceğini gösteriyor İranlı yönetmenler.

Kadın İran sinemasının neresinde?

Yeni İran sinemasının modern kamusal alana özgü sorular dâhil hayatın akışı içinde önümüze çıkan pek çok önemli başlığın yoğun bir şekilde tartışılmasına izin veren bir alan olduğunu söylerim hep. Kadınların kamusal konumları devrimden sonra bir taraftan kadınları özne olarak ileri süren devrimin şiarları, öte taraftan ise ağırlıklı olarak dinsel hissiyatı dillendiren bir devrimin dini kaynakları yeniden yorumlandığı sürecin pratiği arasındaki gerilimi yansıtıyordu. Sinemada kadın bu açıdan uç bir örnek. Çünkü devrimden önce mütedeyyin insanlar erotik filmler ya da şiddet içeren filmler nedeniyle sinemadan uzak duruyorlardı. Yeni sinema ortamı mütedeyyin ve muhafazakar kesimlerin güvenini kazandığı için hem ailece sinemaya gitmeye başladı bu kesimler, hem de kadınların sinema oyunculuğuna dönük eski yargılar değişti. Çarşaflı oyuncular, yönetmenler görülmeye başlandı.

Şimdilerde sanırım dünya sinemaları arasında kadın yönetmen oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri olmalı İran. Rahşan Beni İtimat, Tehmine Milani, Poran Derahşende, Menije Hikmet, Mahnaz Muhammedi, Samira Mahmelbaf… gibi değerli yönetmenleri var.

Oyuncular açısından da canlı bir sahneye sahip İran sineması. Başlangıç ilkeleri, star sinemasına karşı mesafeli olmayı gerektiriyordu. Ancak sinema yine de starlar doğmasına zemin hazırladı zaman içinde. 80′lerde Efsane Baygan, bir star iddiası taşımadan sayısız filmde rol aldı. 90′larda Niki Kerimi, Batılı tipli, sinemanın koşullarına uygun olarak iffetli, ilkeli, mücadeleci, özverili kadınları canlandırdı. 2000′lerin starı ise Hediye Tehrani oldu. Tehrani başına buyruk, davranışları öngörülemez, dikbaşlı, kendi kurallarına göre yaşamak için mutsuz ve yalnız olmayı da göze alan kadınları canlandırdı.

İran sinemasını ve İranlı yönetmenleri farklı kılan nedir?

Yeni İran sinemasının yöneticileri destek verecekleri filmlerde estetik, iyilik, insanlar arasında iletişim, mükemmellik, hakikat arayışı, çevre (tabiat) konusunda duyarlılık… gibi hedefler ve temalar aradıklarını belirtiyorlardı başlangıçta.  Bu çerçeve yönetmenleri farklı arayışlara itmiştir. Diyelim ki kadın konusunda getirilen sınırlamaların yönetmenleri çocuk dünyasına yönlendirmede etkili olduğunu söylemek olası. Ya da söylemsel olarak getirilen sınırlamalar metaforik anlamlar üzerinden meramını anlatmaya sevkediyor kimi yönetmenleri. Bunun son örneği Mehran Müdüri’nin yönettiği “Acı Kahve” dizisidir. Dizide anlatılan olaylar senaryo gereği İran tarihinin bilinmeyen, kayıp bir döneminde gerçekleşiyor. Oysa seyirci bu olaylarda, diyaloglarda kendi döneminin kişilerini ve olaylarını buluyor.

Kültür ve sanat alanında mevcut süreklilik, sağlam bir duruşun da sebebi oluyor. İranlılarda o anlamda bir sürekliliğin sağladığı derin bir duyuş var. İran sinemasını İran şiirinin bir devamı olarak gören eleştirmenlere atfen, bu sinema üzerine yazdığım kitabın adını “Şark’ın Şiiri’ koydum. Anlatımda incelikler, gündelik hayatta tabii olarak yer bulan teatrellikle bütünleşiyor. Şiir ve tasvirin kültürde bulduğu yer, sağlam bir arka plan demek. İslam âleminin neredeyse tek canlı tiyatrosu, taziye, günümüzde hâlâ toplumu bütünleştiren kamusal tiyatro özelliğini korumaya devam ediyor. Derin kültürden beslenmede ideolojik sebepler etkili olmamıştır İran’da.  Mesela bölge ülkelerinde hatta bütün dünyada ideolojik kutuplaşmaların zirvede olduğu 1970′li yıllarda solcu sanatçılar bir araya gelerek Hafız okumaları yaparlarmış. Türkiye’de ise “sol”, divan şiiri bir tarafa, Mevlana okumayı bile gericilik sayardı aynı yıllarda. Erol Akyavaş gibi bir ressamın yıllarca İslami motifleri resimlerinde kullandığı için eleştirilere maruz kalması tipik bir örnek.

Şarkın şiiri İran sineması kitabınızda da değinmiştiniz, ulemanın sinemaya bakışı ve verdiği fetvalarla ilgili neler söylersiniz?

Ulema, özellikle de Ayetullah Humeyni’nin olumlu yaklaşımı ve meslektaşlarından gelen sinemada sansürü ağırlaştırmaya dönük talepler karşısındaki direnişi, sinemanın gelişmesini doğrudan etkilemiştir. Ayetullah Humeyni, İslam fıkhına göre geçen zaman içinde mekânda gerçekleşen değişmelerin, ihtiyaçları düzenleyen dini yorumları da değiştirmesi gerektiğini söylüyordu. Ona göre sinema iyi amaçlar için kullanıldığında çok yararlı olabilecek bir araçtı.  Elbet İran devriminin “modern” niteliği, yeni teknik ve üsluplara daha devrim sürecinde açıktı. Ayetullah Humeyni’nin sürgünde yaptığı konuşmalar kasetlerle dolaşıma sokuluyordu ülkesinde. Bu nedenle İran Devrimi’ne “kaset devrimi” de denir ya…

Tabii sinemadaki bu değişimde İslamcı aydınların devrimden önce başlayan tartışma ve faaliyetleri de bir altyapı oluşturmuştur, yukarıda Ayat, yani “Ayet”  film şirketi etrafında bir araya gelen topluluğa işaret etmiştim.

Bu sinema topluluğu Ali Şeriati’nin yönlendirmesiyle çoğunluğu mimarlardan oluşan bir grup tarafından kuruluyor. Aralarında devrimden sonra 8 yıl başbakanlık yapacak ve 2000′lerin sonlarında ise reformist “Yeşil Hareket”in liderlerinden biri olarak gündeme gelecek Mir Hüseyin Musavi de var.

İranlı mimar Muhammed Taki Necefi, mimarlık tahsili yaptığı halde devrimin başından bu yana film dünyasının içinde. Devrimden sonra İran televizyonunun en önemli ilk tarihi yapımı olan “Serbedaran” dizisinin yapımcısı  Necefi. 70′li yılların başlarında mimarlık öğrencisi olduğu sırada Ali Şeriati’nin çevresinde toplanan sanatsever gençlerin arasına katılmış. Necefi Şeriati’nin kendisine söylediği şu sözlerin etkisiyle sinemayla ilgilenmeye başladığını belirtiyor:  “Varsay ki başarılı bir mimar oldun, ne olacak, müreffeh kesime hizmet edeceksin.”

Peki, İranlılar İran sinemasına yeterli ilgiyi gösteriyor mu?

Evet, iyi filmler kolay kolay göz ardı edilmiyor. Mesela şu günlerde Asgar Ferhadi’nin Bir Ayrılık: Nadir ile Simin”i gösterimde ve hangi salona giderseniz tıklım tıklım dolu. Tabii çok iyi yönetmenlerin belgesel özelliği taşıyan filmlerine bazen sadece bir zümrenin ilgi gösterdiği de oluyor.

 

“Aktivist olmadan sanat yapmak entelektüel iktidarsızlıktır”

0

Radikal’den Koray Çalışkan’ın İsrailli yönetmen Udi Aloni röportajından:

Documentarist İstanbul Belgesel Günleri 4. kez bizimle. 5 Mayıs’a kadar dünyadan 80 film İstanbul’u ziyaret ediyor. Bu yıl katılan yönetmenlerden biri çok özel: Udi Aloni. Udi hayatını sanat, siyaset ve aktivizm arasındaki ilişkiyi düşünüp yaşayarak geçirmiş bir anti-siyonist. Toronto Film Festivali İsrail’i onur konuğu ilan edince kendi filmini gösteren festivali boykot edecek kadar yürekli bir İsrailli sinemacı.

Sinema ve siyaseti ayırmıyorsunuz. Nasıl oluyor?
Aşkı da ayırmıyorum. Onu da beraber yapıyorum. Bunların hepsi birbirini belirler. Esas sorun, sanat ve siyaseti ayırdığını söyleyenler. Bence bu ayrım üzerine iddialı konuşmak pek politik bir şey, çünkü yaptığın siyaseti gizliyorsun. Aktivist olmadan sanat yapmak entelektüel iktidarsızlıktır. Sanat elimizdeki tek şans. Güçlüler bizi umutsuz kılmak ister. Biz direniriz. Sanatla umudu canlı tutarız. Yanlış anlaşılmasın, politik sanat yapalım demiyorum. Sanat zaten politiktir.

İsrail/Filistin’den geldin. Mavi Marmara yola çıkmak üzere. Oradan nasıl görünüyor? İsrailliler müthiş travmatize oldu. Onların kafasında “Türkler bizden”. Nasıl olduğunu anlayamadılar. Gazze’yi kapatmışız. Bütün Filistinlilere ölüm diyoruz. Sonra Özgürlük Filosu ortaya çıkıyor. İsrail barış hareketine de destek veriyor… Mavi Marmara’yı çok seviyorum. Ben ona Nuh’un Gemisi diyorum. İnsaniyet batarken her insandan iki tane var. Gey, lezbiyen, komünist, İslamcı… Yeni bir dil geliştirmeye çalışıyorlar.

Biraz idealize etmiyor musun? Oradaki İslamcılar insan hakları konusunda herkese umut vermiyor.
Evet, idealize ediyorum. Ben sanatçıyım. Biraz abartacağım. Laflarımla bir gerçeklik kuracağım. Ama o kadar da uçmuyorum. Hanin Zogbi’yi tanıyorsun. Filistinli bir kadın milletvekilidir. İsrail vatandaşıdır. Knesset üyesi, yani milletvekili. O da Mavi Marmara’da. Seküler bir kadın. Mavi Marmara’da en çok kim vardı? Mesele bu değil. Mesele, Filistin halkıyla dayanışma. Biz İslamcı değil, güzel insanlar gördük. Gazze için hayatlarını kaybeden güzel insanlar. Bırak biraz idealize edeyim. Yoksa ben de biliyorum. Normal şartlar altında farklı bakardım tabii.

Mütedeyyinlerle solcular artık benzer şeyleri savunabiliyorlar. İsrail’de nasıl?
Biz en çok radikal laiklerden çektik. Hepsi siyonistti. Koyu dinciler kalkıp İsrail’i eleştirebiliyor. Ama laikler İsrail’i koruyor. Dini görüş çok önemli değil. Adalet duygusu önemli. Din çok baskıcı olabilir. Ama bir rejim seküler diye illa da özgürlükçü olacak diye bir şey de yok. Adalet, din ve siyaset üstü bir evrensel çağrıdır. Vicdana dayanır.

Kürt sorunu ile Filistin sorunu arasında ne gibi bir ilişki var?
Ayrı dersek olmaz. Farkları saymaya başlasak uzar. Ama çok önemli bir benzerlik var. Kürtler Türkiye’de, Filistinliler İsrail/Filistin’de istedikleri gibi yaşayamıyorlar. Dillerini, kültürlerini, topraklarını kendilerini istedikleri gibi çekip çeviremiyorlar. Üzerlerinde polis, savcı, devlet şiddeti var. İşin ilginci, Filistinlileri kurtarmaya çalışan bazıları burada Kürtlere dair bir adım atmıyor. Filistin ve Kürt sorunu, ikisi de Türkiye ve İsrail’de bir ahlaki turnusol kâğıdı. İkisi de mağdur halklar. Bu nedenle İsrailli Filistinliye, Türk Kürt’e borçlu. Türkiye biraz daha iyi durumda. Sizde çözüme doğru bir yöneliş var. Bizde durum kötü. İsrail kendisini bir intihar bombacısı yaptı. Patlatacak yer arıyor. Biz 65 yıldır Filistinlilerin canına okuyoruz. Ayıp be! Hâlâ mağdur edebiyatı yapıyoruz. Her İsrailli, Filistinlilerin başına gelenden sorumlu. Her Türk, Kürtlerin başına gelenden sorumlu. Beni ilgilendirmez, ben berberim, ressamım, bilmem neyim, sorumlu değilim diyemezsin.

İsrail sinemasında yeni bir yönelim var. Herkes eleştirel buluyor, sen eleştiriyorsun.
Lübnan filmi Beşir’le Dans, diğerleri… Muktedirin travma sonrası sorunlarını irdeliyorlar. Yani düşün, sen birine tecavüz ediyorsun. Sonra tecavüzcünün nasıl da üzüldüğünü falan anlatıyorsun. Hadi canım! Bunlar kendini beğenmiş, kibirli filmler. Beni muktedirin güzyaşları ilgilendirmiyor. Sinemacı deyince Elia Süleyman vardır. O ne yapıyor? Mazlumu anlatıyor. Ona soruyor. Onu görüyor, gösteriyor. İsrailli sinemacıların çoğu muktedirden mazlum peydahlayan işler yapıyor. Gey askermiş, Sabra-Şatilla’da ne olmuş? Adam Kanada’ya gidip öğrenmeye çalışıyor. Ulan Sabra-Şatilla burnunun ucu, gidip onlara sorsana! Boşver bunları sen. Acıyı yücelten, kutsayan, acı çekeni görmeyen filmler… Sormuştun ya, sinema siyaset diye. Bu filmler işte süper politik filmler. Ben film yapacaktım. Gittim Yaser Arafat’a. “Bizi affetmeniz için sanat yapmak istiyorum” dedim, “Ne yapmalıyım?” Beni vatan haini ilan ettiler.

UDİ ALONİ KİMDİR ?
Udi Aloni 1959 doğumlu. Sanat yaşamı resimle başladı. ‘Yerel Melek’ ve ‘Bağışlanmak’ adlı filmleri uluslararası tartışmalara yol açtı. İsrail-Filistin çatışmasına özel ilgi gösterdi. Türkçesi de çıkan ‘Bir Yahudi Ne İster?’ adlı kitap, hem Aloni’yi daha iyi tanımak hem de S. Zizek, A. Badiou ve J. Butler’ın Aloni sineması çerçevesinde Ortadoğu sorununa yönelik görüşlerini öğrenmek için iyi bir fırsat. Kitapla birlikte ‘Bağışlanmak’ filminin DVD’si de veriliyor.

 

“Press: Bomba ile tekzip!”

0

Press

Bağcılar medyasının büyük bir âlay-ı vâlâ ile getirttiği sarışın liderimiz Tansu Çiller’in meşhur bir sözü vardı: “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir.” Sayın Çiller’in bu cümlesinin öznesindeki muradının ne olduğunu hemen herkes biliyor sanırım. Konuşma diliniz bu olduğu vakit, beylik ifade ile ‘elinizdeki tek malzeme çekiç olduğu vakit, her sorun size çivi olarak görünür’dü… Nitekim öyle de oldu. En masum istek, en basit haberleşme özgürlüğü bile ‘terör’ eylemi sayıldı ve sayın başbakanın ‘şeref’ ile taltif ettiği makama ulaşmak için kurşunlandı, bombalandı. Bir gazete düşünün ki sadece 2 yılda 27 personeli öldürüldü. İster teröre yardım, yataklık yapsın, ister başka şey. Eğer kanun ve hukuk devleti iseniz, cezayı siz kesemezsiniz. Yani hukuk devletinde, demokrasilerde devlet adına şereflenmek gibi bir paye yoktur.

İsterseniz size bir öykü aktarayım.

Özgür Gündem gazetesi, 30 Mayıs 1992’de “Egemenlik kayıtsız şartsız DGM’nindir” manşetiyle yayınına başladı. Yayın yönetmeni Ragıp Duran’dı. Gazete başlarda çok önemsenmese de tirajı 30 bini bulduğu anda enteresan şeyler olmaya başladı. Henüz çiçeği burnunda, 1 haftalık bir yayın geçmişi olan gazetenin Diyarbakır bürosu muhabirlerinden Hafız Akdemir, 8 Haziran 1992’de büroya gitmek için evinden çıktıktan sonra silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Akdemir, doğu illerindeki Hizbullah ya da Hizbulkontra olarak anılan JİTEM ile işbirliği yapan kişilerin bizzat askerî yerlerde askerlerce eğitildiğine ilişkin haberler yapıyordu. Olaylar bununla kalmadı elbette. Gazetenin Gercüş muhabiri Yahya Orhan, 31 Temmuz 1992 günü evine giderken ilçe merkezinde öldürüldü. Orhan da öldürülmeden önce bizzat dönemin Gercüş Kaymakamı tarafından yaptığı haberler nedeniyle tehdit edilmişti. Orhan’ın vurulduğu yer, Gercüş hükümet konağı ile bitişiğindeki Gercüş Jandarma Karakolu’na yaklaşık 150 metre mesafedeydi. Olay günü, ilçenin belediye hoparlöründen, ‘Akşam saat 20.00’den itibaren tatbikat yapılacak’ anonsu yapılmış, vatandaşların dikkatli olmaları istenmişti. Duyurudan da anlaşılacağı gibi, Yahya Orhan’ın vurulduğu saatte ilçenin her yanında asker, polis ve özel tim elemanları dolaşıyordu. Fakat katiller bir türlü yakalanamadı. Çok geçmedi ve gazete bizzat kendi personeline yapılan saldırılara dikkat çekmek için ‘Durdurun bu cinayetleri’ manşetini attı. Ama ortada bir ‘şeref’ meselesi vardı ve şereflenmek için birileri yarışa girmişti. 5 Ağustos 1992 günü sabah gazetenin genç muhabirlerinden Burhan Karadeniz de uğradığı silahlı saldırı sonucu felç oldu. İşte tam da bu zamanda, yeryüzünün hiçbir yerinde olmayan bir şey yaşandı. Özgür Gündem, Diyarbakır büroda nöbet uygulaması kararı aldı. Yönetim, bir grup muhabir ve yazarı, nöbet için İstanbul ve İzmir’den Diyarbakır’a gönderdi.

Nöbet uygulamasına katılmak için 8 Ağustos 1992’de evinden çıkan gazetenin yazarı ve muhabiri Hüseyin Deniz, uğradığı silahlı saldırı sonucu ağır yaralandı ve 28 saat sonra yaşamını kaybetti. Gazetecilerin art arda katledilmesi üzerine Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere Gazetecileri Koruma Komitesi, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti gibi örgüt ve kurumlar saldırılara tepki göstermeye başladı. Ancak gazetenin dağıtımcılarına ve muhabirlerine yönelik saldırı ve baskılar bitmedi. Olağanüstü Hal Bölge (OHAL) Valiliği, gazetenin OHAL Bölgesi’nde satışını yasakladı.

Gazetenin Urfa temsilcisi ve İnsan Hakları Derneği Urfa Şubesi yönetim kurulu üyesi Kemal Kılıç ise 18 Şubat 1993 günü akşam saatlerinde evine giderken uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.

Bu gelişmeler sonrasında gazete bir süre yayına ara verdi, zaten dağıtımı da yasaklanmıştı! Bir süre sonra, 26 Nisan 1993 tarihinde Gurbetelli Ersöz’ün genel yayın yönetmenliğinde yeniden yayına başladı. Ve doğal olarak (!) yayına tekrar başlanması saldırıları da kaldığı yerden devam ettirdi. Gazetenin Bitlis muhabiri Ferhat Tepe gözaltına alındıktan sonra 4 Ağustos 1993’te Elazığ’a bağlı Sivrice’de ölü bulundu. Gazetenin en genç muhabirlerinden 17 yaşındaki Nazım Babaoğlu ise 12 Mart 1994 günü bir haber için gittiği Urfa’nın Siverek ilçesinde kayboldu ve yaklaşık 18 yıldır haber alınamıyor.

2 yıl gibi kısa bir sürede 8 muhabir ve yazarı ile 19 dağıtımcısı öldürülen Özgür Gündem gazetesinin İstanbul Kadırga’daki merkez bürosu, çok enteresan bir tarihte; Dünya İnsan Hakları günü olan 10 Aralık 1993’te yüzlerce polis tarafından basıldı. Gazetenin merkezinde çalışan herkes gözaltına alındı ve gazete Nisan 1994 tarihinde mahkeme kararıyla kapatıldı. Gazetenin yayımlanan toplam 580 sayısının 486’sı hakkında dava açılırken, gazeteci ve editörleri de toplam 147 yıl hapis ve 21 milyar lira para cezasına çarptırıldı. Gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Işık Yurtçu ise 8 ay görev yaptığı gazetedeki yazılar nedeniyle toplam 20 yıl hapis cezası aldı. Gazetenin kullandığı barışçıl dili nedeniyle tüm ülkede sevilen ve sayılan bilge yazarlarından Musa Anter ise 20 Eylül 1992 günü Diyarbakır’da pusuya düşürülerek öldürüldü. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, gazetecilerin art arda öldürülmeleriyle ilgili gazeteci yazar Hasan Cemal’in kendisine sorduğu bir soruyu o günlerde şöyle cevapladı: “Onlar gazeteci kılığına girmiş militanlar, birbirlerini öldürüyorlar.”

İçeriğine katılırsınız ya da katılmazsınız, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, haberciliği doğrudur ya da yanlıştır… Bunlar apayrı konular. Gerçek olan şuydu: 20. yüzyılın sonlarına doğru, demokrat olduğu iddia edilen bir ülkede, bir basın kuruluşu haberlerine karşılık mermi ve bomba ile tekzip ediliyordu.

İşte vizyondaki Press isimli film, bu hikâyeyi film diliyle perdeye yansıtıyor. Elbette tıpkı gazete gibi filmin de dilinde birtakım sıkıntılar olsa da, özellikle günümüz ulusalcı tayfasının bugünlerde pek kullandığı ‘özgürlük’ taleplerine karşı tarihin mutlak bir tekzibi gibi duruyor Press filmi.

 

Press

Yönetmen: Sedat Yılmaz

Oyuncular: Aram Dilbar, Engin Emer Değer, Kadim Yaşar, Sezgin Cengiz, Asiye Dinçsoy, Bilal Bulut

Tür: Dram, Politik

Süre: 100 dakika

2010, Türkiye

M. Nedim Hazar

Kaynak: http://mevzi.blogspot.com/2011/04/press-bomba-ile-tekzip.html

Sayfa Başına Git